Evet, sıkıntı benim peşimi bırakmazsa ben de onun peşini bırakmam diyerek –peş ne demek acaba- bakınmalara devam ettim. Ve “A philosophy of Boredom” isimli şahane bir kitaba rastladım ve heyecanla okumaya başladım. Lars Svendsen isimli Norveçli bir felsefecinin sıkıntıdan yazdığı bir kitap, Norveçli olması şaşırtıcı değil tabi. Herhalde orada yaşasam varoluşumun boşluğunu katbekat (nasıl yazılır bu?) daha derinden hissederdim diye düşündüm. Fakat sonra fikrimi değiştirdim. Norveç’te her şeyin fazla düzgün, fazla durgun, fazla aynı olduğunu düşünürsek, burada da aslında hep aynı karmaşıklık, hep aynı saçmalık, hep aynı kalp ağrısı.. O kadar çok akıl almaz olay oluyor ki bunlar da bir noktadan sonra anlamını yitiriyor. Şaşırmıyorsun, kalbin bile ağrımıyor artık.. Ne acı. Kayıtsızlaştırıyor bu ülke bizi. Keşke sıksa, ama artık sıkılamıyoruz bile o kadar taşmış umur, hiçbir şey umrumuzda değil gibi. Kendi derdimize bakıyoruz, aradan sıvışmaya çalışıyoruz. Nasılsa birkaç vicdanlı var diyoruz, onların yazılarını ve konuşmalarını kaçırmıyoruz, onları dinleyip kalbimizi ağrıtmaya çalışıyoruz. Kalbin ağrımasıyla beraber bir suçluluk, bir boşluk ve evet, sıkıntı...
Neyse ben konuma geri döneyim. Bu ülkenin bana hissettirdiklerine yakında geri dönerim. Şizofrenik beynimi bir konuya odaklamak çok zor. Ama zaten bu yüzden bu blogu yazıyorum, koşulsuz kuralsız yazabilmek için. Zaten bir kişi okuyor, o da beni anlar, kabul eder her şekilde. Neden ona mail atmıyorum bu yazıları diye sorasım geldi kendime şimdi, madem bir Curci okuyor... Kafamda yalandan bir ‘audience’ oluşturabilmek için. Evet bunun için. Bir de tabi blogger olmak güzel şey. Maillerime dönüp bakmıyorum ama bloguma bakarım ilerleyen zamanlarda. Gelecekteki nedenmeli ile konuşmak için güzel fırsat. Ve yine konudan sapıyorum.
Belki de bu entry’nin bir konusu olmaması lazım. Evet belki de konuya giremeyen bir yazı olması lazım bunun. Bu fikir hoşuma gitti. Böyle bir yazar olsa, olayı bu olsa. Hep bir konudan bahsedeceği sözünü verip sonra daldan dala atlayıp bir türlü konuya giremese. Konusu bu olsa. Severdim onu. Virginia Woolf’u sevdiğim gibi. Ama zorlanırdım doğallığına inanmaya.. Bilinç akışının farkına vardığın anda yada bilinç akışının bilincinde olduğun anda onu ister istemez yönlendirmeye başlamaz mısın? Akış bozulur sanki. Mesela ben, tamam bu yazının konusu olmasın dediğim anda, akışım tıkandı. Sıkıntı konusuna geri dönmek istemeye başladım. Yani aslında neyi engellemeye, bastırmaya çalışırsam o dışarı çıkmaya çalışıyor. Yazının başında “sıkıntı” dışındaki konuları engelleyip sadece bahsedeceğim sıkıntı kitabına odaklanmaya çalışıyordum... Ne olduğunu gördük, sıkıntıya teğet geçen şeylerden başlayıp Virginia Woolf’a kadar geldik. Şimdi de, tamam, sıkıntı hakkında yazmayacağım dediğim anda beynim sıkıntı üzerine düşünmeye, hakkında yazmak istemeye başladı. Şimdi de bunu engellemeye çalışıyorum. Ne biçim bir organ yahu.
Demek ki neymiş onunla inatlaşmayacakmışız. Bırak ne istiyorsa yapsın manyak, sen de bir rahat et, arkana yaslan ve izle. Ama, şimdi benim yaptığım gibi, evet bunu yapıcam, tamam sustum, hadi ne diyeceksen de, ne yapacaksan yap, hadi hadi! diye de gaza gelmemek lazım, onu zorlamamak lazım. Hiçbir şey demeden, ona gerçekten karışmadan izlemek lazım. Anam, Eckhart Tolle’e doğru gidiyorum. Beynim onun düşünceleriyle dolu ama onun hakkında yazmaya hazır hissedemedim bir türlü. Onun söyledikleri anlatılmaz yaşanır, belki de gerçekten yaşamaya başladığım zaman bahsedeceğim ondan diye düşünüyordum. Ama ben farkında olmadan beynim bahsetmeye başlamış bile. Hem de kendi algısıyla. Tolle’un aslında sayfalarca anlatmaya çalıştığı şey bu: Beynini rahat bırak, ne istiyorsa yapsın o, sen bak sadece, ne olursa olsun, ne getirirse getirsin başına, inatlaşma, karşı koyma, yargılamadan yaşa. Her şeyin geçici olduğunu bil. Yargılama, iyi ve kötü laflarını pek kullanma, gerek yok onlara, yaşa işte. Neden bu kadar zor yargılamamak, direnmemek, sadece yaşamak. Neden böyle zor? Bak bu şimdi buradan çok güzel moderniteye, oradan da sıkıntıya bağlanır bu yazı. Beynim yine bildi işini. Döndü dolaştı sıkıntıya geldi. Ben artık bir şey demiyorum ona. O yazıyor, yargılamıyor kelimelerini, cümlelerini, üslubunu, dağınıklığını. Sadece yazıyor. Akıyorum. Beraber akıyoruz.
Tolle’un bahsettiği aydınlanmayı yaşıyoruz beraber. Bir amacımız yok, ulaşmak istediğimiz bir yer yok. Sadece yazıyorum. Amaç diyince Conway geldi aklıma. Belleğin olayları kaydedişini bile amaç odaklı buluyor (bunu anlatırım sonra- hatta tamam sıkıntı’ya geçmeden önce ilk blog entryim bu konu üzerine olacak). Ve haklıdır da, amaçlarımızla yaşıyoruz. Burada büyük amaçlardan da bahsetmiyorum. Mesela, şu anda bilinç akışına kapılmamış ve aydınlanmamış olsam bu yazıyı bitirmeye çalışacaktım. Bilinçli olarak olmasa bile, aklımda tek bir resim olacaktı: bu yazıyı bloga post ettiğim an. Halbuki şimdi anı yaşıyorum. Sadece yazıyorum, sonunu düşünmeden. Aklıma yine bir şey geldi, çok şaşırtıcı değil mi?
Geçen bir belgesel izledim, hatta belgesel bile değildi çünkü bir amacı yok gibiydi. Sadece insanları, toprağı, müziği, her neyse işte, gösteriyordu. Bir şey öğretmeye çalışmıyordu, akıp gidiyordun izlerken. Bu filmi süper ev arkadaşımın süper hocası, müzikolog şahsiyet çekti ve izletti. Konusunun ne olduğundan bile bahsetmek istemiyorum, aklımda bir sahne kaldı ve bir türlü gitmedi.
Adam, elinde sazı köyünden şehre inecek, arkadaşlarıyla çalacaklar, söyleyecekler, adamın deyişiyle “yarenlik” yapmaya gidiyor. Yoldan geçen bir traktöre biniyor, hemen sazını çıkarıyor. Başlıyor çalmaya. Fakat tabi araç traktör, yollar toprak, sallanıyor, adamın ellerini titretiyor. Yavaş, diyor, yavaş. İşte bu yavaş dediği an gitmiyor aklımdan. Çok önemli bir şey var orada. Adamın aklında arkadaşlarıyla buluşmak yok, nereye gideceği yok, zaman yok. Sadece o traktörde olduğu an var, sazını tıngırdatmak istemesi var. Başka da bir şey yok. Sorarım, bu adamın sıkılması, varoluşun boşluğunu hissetmesi mümkün müdür?
Sıkıntı bize ait, biz bloggerlara, biz modern, biz akamayan insanlara. Akmak ne güzel bir eylem oysa. Hatta bir eylem bile değil. Bu yüzden güzel zaten, yaptığın değil, başına gelen bir şey. (Birden, değiştirildiği için nefret ettiğim soyadımı sevmeye başladım şimdi.) Bunu anlayacak o kadar az insan var ki çevremde... Hayatı kaçırıyoruz kardeşim, akışa kaptıramıyoruz kendimizi. Ne hıyarız.
Sürekli bir sömürme halindeyiz. Benim en çok sömürdüğüm şey bilgi. Kitaptan kitaba geçip, makaleden makaleye, gazeteden gazeteye... Halbuki böyle olmak zorunda değil. Akmak istiyorum, kitaptan kitaba akmak, bir şeyi okurken yaşamak, yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, üzerinde düşüne düşüne, yaza yaza. Saate bakmak istemiyorum. Benim olan, sahibi olduğum tek şey, bu an, şimdi, olsun başka da hiçbir şeyim olmasın. Zaten başka neyim olabilir ki, şimdi’ye sahipsem her şeye sahibim. Sömürme hali... Ne acı.. Kitapları, filmleri, insanları, doğayı..... Her şeyi sömürüyoruz.
Canım hafiften sıkkın.. Neymiş, para kazanmak lazımmış, neymiş, iş arıyormuşum ve bu düşündüğümden daha uzun bir süreç olabilirmiş, neymiş, insanlardan durmadan yardım istememi, peşlerinden koşturmamı gerektiren bu anketler bitmiyormuş, neymiş, bu tez nasıl bitecekmiş, neymiş, tezimin amacı da amaç mıymış, neymiş, spor yapmak istiyormuşum da neresinden tutacağımı bilemiyormuşum, neymiş, insanlığa hiçbir faydam yokmuş, neymiş, beraber gibi olduğum adam bana istediğim şekilde davranmıyormuş.... Ne de boş tüm bunlar, ne gereksiz. Şu aydınlanma anımda, hiçbiri umrumda değil. Hepsi geçici, hepsi fazla dünyasal. Halbuki galaksiler var. Lan galaksiler var lan. Ayrıca güneş öyle sandığımız gibi doğup batan bir şey değil, bir çıkıp dışarı bak. Bir kendinden çık.
Küfredesim geldi durduruyorum kendimi. Ben öfkelenince küfretmem, eğlenirken küfrederim ayrıca. Ama aklıma gelen hiçbir küfür feminist ve hümanist kimliğimle bağdaşmıyor. Söylemesine söylerim de yazmayı yakıştıramadım kendime. Ama şu an kendiliğimi hissetmiyorum, doğru ve yanlış yok, akıyorum. Küfredebilir miyim bu durumda? Offf yapamıyorum, işin yoksa küfür yarat şimdi en baştan.
Aklıma yine bir şey geldi. Lisedeyiz kütüpanedeyiz, bir arkadaşla ekşisözlük okuyoruz. Başlığı tam hatırlamıyorum, yaran küfürler ya da en yaratıcı küfürler falan gibi bir şey. Gerçekten çok yaratıcı şeyler var, yok ananı şöyle döndürürüm böyle bilmemne yaparım, falan da filan, uğraşılmış küfürler. Sonra bir entry’e rastgeldik, entry şu: Kulak. Hayatımda duyduğum en güzel küfrü, işte o kütüpanede ses çıkartmamaya çalışarak içimize doğru kahkahalar attığımız anda duydum.
E hadi bitsin artık burada. Çok önemli işlerim var bugün, birini mutlu edicem.


