24 Aralık 2010 Cuma

Sıkıntı

Sıkıntı üzerine yazmaya teşebbüs edip sinapslarımın bana rota değiştirtmesi sonucu yazamamıştım. Şimdi başlıyorum. Bu yazı tamamen Lars Svendsen kişisinin “A philosophy of boredom” kitabındaki fikirlerden oluşmaktadır.
Kitabın 4 bölümü var, ilk bölümde problemi ortaya koyuyor, sıkıntının çeşitli yönlerini ve modernite ile olan bağlantısını anlatıyor. Ben daha sadece bu bölümü okuyarak kitaba aşık oldum bile. Adam önsöze şöyle başlıyor;  ben bu kitabı sıkıldığım için yazdım fakat sıkıntı konusunun ne kadar önemli olduğunu fark etmemi  sıkıntıya bağlı olarak ölen  bir arkadaşım sağladı..

Bakalım nasıl fikirler atmış ortaya...
İlk olarak, felsefecilerin arada sırada “büyük” sorulara cevap verme teşebbüsünde bulunması gerektiğini yoksa neden felsefeci olduklarını sorgulama sorunuyla karşılaşacaklarını söylüyor. Bunu özellikle belirtmek istedim çünkü bence bu her alanda geçerli. Ben de bir psikoloji insanı olarak küçük soruların içinde boğulurken daha büyük sorular üzerine düşünebilmeliyim. Gerçekten de o boğulma anlarında insan yadırgayabiliyor uğraştığı işi, yabancılaşabiliyor yaptığı şeye, ben nereden girdim bu işlere gibi sorgulamalara girip, bu hayatta en sevdiğim psikoloji insanlarından biri olan Chris’in “research depression” olarak adlandırdığı sendroma yakalanabiliyor. İşte bu yüzden, boğulmamak adına, daha büyük sorular üzerine düşünmeli, bol bol spekülasyon yapmalı, kendimizi sınırlamamalıyız.

Sonra devam ediyor Lars.. Sıkıntı’nın da bu büyük sorulardan biri olduğunu çünkü sıkıntının varoluşa ait (existential) çok mühim bir deneyim olduğunu, sıkıntıyı analiz etmenin bize en sonunda, altında yaşadığımız koşullar üzerine bir şey söylemesi gerektiğini savunuyor. Ancak, büyük soruların mutlaka ezelden beri varolan sorular olması gerekmiyor, zira sıkıntının ne zaman ortaya çıktığını tam olarak bilemesek de,  sadece 1-2 yüzyıldan beri varolmakta olan kültürel bir fenomen. Sıkıntı üzerine düşünmüş, yazmış, çizmiş insanlara da bakınca (filozoflardan;  Pascal, Rousseau, Kant, Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger, Benjamin ve Adorno,  edebiyatçılardan;  Goethe,Flaubert, Stendhal, Mann, Beckett, Büchner, Dostoevsky, Chekov, Baudelaire, Leopardi, Proust, Byron, Eliot, Ibsen, Valéry, Bernanos, Pessoa... ) görüyor ki  hepsi modern dönem insanları.

Bu kitabı sevmeme neden olan şey, Lars’ın bu probleme bilinçli olarak psikolojik, biyolojik ya da sosyal yönünden değil de fenomenolojik ve felsefik bir açıdan yaklaşması, edebiyat, felsefe ve psikoloji gibi alanlardan fikir insanlarının bu konuda söylediklerini derleyip incelemesi. Bunu yapmasının nedeni, sıkıntı söz konusu olunca olayın ilk üç yönünü ayrıştırmanın kolay olmayacağı ve bizi yanlış yerlere sürükleyebileceği. Meselelere bu şekilde bakmaya alışık olmayan bir psikolojici olarak bana çok zihin açıcı geldi ve insanlar neler neler düşünmüş görmüş oldum.
Bana en tatlı gelen, Kierkegaard’ın yanaklarını mıncıklamak istettiren fikir, tanrıların insanı sıkıntıdan yarattığı fikri. Hatta sonra tanrılar Adem’in yalnız başına sıkıldığını görüp Havva’yı yaratıyor. Böylece, sıkıntı dünyaya ayak basıyor, insan sayısı arttıkça sıkıntı da aynı oranda artıyor. Kant ise bu konuda, Adem ve Havva, asıl cennette kalmış olsalardı sıkılırlardı diyip bu yaşadığımız cehennemsi yeri bir nebze daha çok sevmemi sağlıyor.


Peki, nedir sıkıntı?
Yazarımız, sıkıntıyı fenomenolojik olarak insomnia’ya benzetiyor, yani “ben”in sonsuz bir boşlukta sürüklenip karanlıkta kimliğini kaybetmesi, uyku ile uyanıklık arasında sahipsiz bir bölgede kalakalması gibi bir şey. Tanımlarken bile acı çekiyor insan. Bu insanın bilinçli olarak seçtiği bir şey değil, başına gelen bir şey ve farkındalık olmadan da sıkılmak pek mümkün. Aşağıdaki alıntı bunu çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor ve bana insanların çoğunun farkında olmasalar da aslında delilercesine sıkıldıklarını düşündürtüyor.


“So I said to myself that people are consumed by boredom. Naturally, one has to ponder for a while to realise this- one does not see it immediately. It is like some sort of dust. One comes and goes without seeing it, one breathes it, one eats it, one drinks it, and it is so fine that it doesn’t even scrunch between one’s teeth. If one stops up for a moment, it settles like a blanket over the face and hands. One has to constantly shake this ash-rain off one. That is why people are so restless”.—Georges Bernanos (The Diary of a Country Priest)


Yapmak istediğimiz şeyi yapamadığımız veya yapmak zorunda olduğumuz bir şeyi yapmak istemediğimiz durumlar direkt sıkıntıya neden oluyorlar. Tamam ama, peki ya ne yapmak istediğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoksa? İşte asıl varouşsal sıkıntıya yok açan durum budur. En azından benim sıkıntı üzerine yazmama neden olan ve içinde bulunduğum durum budur. Artık bahsettiğim ilk iki nedenden dolayı yani bir duruma bağlı olarak ortaya çıkan sıkıntıyla (situative boredom) baş etmek çok da zor gelmiyor, belli stratejilerle bu durumlarla başedebiliyorum. Ancak  ne istediğini bilmemekten ya da hiçbir şey yapmak istememekten kaynaklanan sıkıntıyı (existential boredom) alt edemiyorum.


Herhalde bu hayatımın son 10 senesinde en fazla düşündüğüm konudur. Tutunabilmek için illa bir amaç ya da bir anlam bulmak gerekli midir? Nereye varmak istediğini bilmeden de yürüyemez misin, sadece yürümenin keyfi için? Yürümek bana neden keyif vermiyor varacağım noktayı bilmeyince? İşte, bu sorular beni spritiuelliğe itti son zamanlarda. Zaman zaman okuduğum şeylerin etkisiyle içimde bir spiritüel uyanma hissetsem de sonrasında pısssss, yine ben aynı ben. Fellik fellik anlam arıyorum sürekli, istemsizce amaç edinmeye çalışıyorum ama olmuyor işte. Bir nedenim yok. Bunu muhtemelen birçok insan yaşıyordur, özellikle de şu dönemlerde. Yazarımız da varoluşsal sıkıntının modern zamanların ürünü olduğu, özellikle de Romantizm akımıyla beraber coştuğu görüşünde.


Romantizmden önce sıkıntı bir statü sembolüymüş, soylulara ve rahiplere tanınan bir ayrıcalık. Svendsen, tarih boyunca keyif ve öfke gibi hissiyatların sabit kaldığını ancak sıkıntının büyük bir artış gösterdiğini söylüyor. Eğer sıkıntıda bir artış varsa bu içinde bulunulan durumdan ya da bütünüyle varoluşumuzdan tatmin olamadığımız, dolayısyla bir anlam taşıyıcısı olarak toplum ya da kültürde bir yanlışlık olduğunu anlamına gelebilir. Peki bu yanlışlık nedir? Bir sonraki yazının konusu olsun bu da..  Yine bir alıntı ile bitireyim.


“What is actually passed when passing the time? Not time, surely, that passes? And yet it is time that is meant, in its empty lastingness, but which as something that lasts is too long and assumes the form of painful boredom”.--- Hans-George Gadamer

2 Aralık 2010 Perşembe

Arat Dink'in babasına diyemedikleri...

Yorulmuşum artık. Birisi gözlerimin içine derinden baksa ağlarım, bir de sarılsa o zaman hiç tutamam kendimi, zırlarım, o haldayım yani. Hayat yorgunluğunun yanında tabi bir de malum PMS içindeyim, her ay bitip yenisi başlarken bir fenayım zaten.
Dün  yatağıma uzanmış içimde fırtınalarla Hrant kitabını okuyorum. Hrant Dink’ın kızları Delal, Sera ve oğlu Arat Dink anlatıyorlar babalarını, babalarını ve  evi nasıl da şenlikli bir hâle getirdiğini. Kendime engel olamayıp, kendi ailemle karşılaştırıyorum ve hüzünleniyorum. Gözlerim hafif yeşeriyor, bazı cümlelerde dökülüyor. Harfleri görememeye başlayınca derin nefesler alıp, devam ediyorum.  Sonra geliyorum bölümün son sayfalarına. Hiç de hazırlıklı değilken (gerçi nasıl hazırlıklı olunur ki böyle bir şeye) oğlu Arat’ın babasına yazdığı bir yazıyı okuyorum. Evde herkes uyuyor, hıçkırmamalıyım, ses çıkarmamalı, içime doğru akıtmalıyım yaşları diyor, yastığa gömülüyorum. Anlıyor halimden, gözyaşlarımı kabul ediyor, içine alıyor. Uyuyorum sonunda. Sabaha kadar hepsi birbirinden yorucu rüyalar görüyorum.
Kalkıyorum yataktan. Şefkatli olmaya çalışıyorum kendime. Bir duş alıyorum.
Sonra işte tez anketlerim için sahte bir şirket dünyasına giriyorum. Sahte sahte gülüyorum, sahte konuşuyorum, yoruluyorum hemen. Sonra eve gelip, Arat’ın babasına yazdığı yazıyı bloguma koymak istiyorum. Kitabı açıp başlıyorum word’e geçmeye.

Kitabı okumayan için anlaşılamayacak bir şeyi  açıklamak istiyorum yazıyı koymadan önce: Hrant Dink’in oğlu Ararat (çok Ermeni oldu deyip Arat yazdırmışlar nüfusuna)’ın Nora’dan sonraki ikinci kızı dünyaya gelmek üzereymiş Hrant daha vurulmadan. Ararat, yeni doğacak kızının adını Karuna koymak istiyormuş. Karun Ermenice’de bahar anlamına geliyor, daha feminen olsun diye sonuna bir de “a” eklemiş Ararat. Hrant ise istemiyormuş bu ismi, torununun ismi Ermenistan’da sıkça kullanılan bir isim olan “Nare” olsun istiyormuş. Tabi oğlu karşıymış buna, illa da Karuna olsun istiyormuş. Hrant bir seferinde şöyle demiş: “Ama pes etmiş değilim. Babiklik (dedelik) hakkım var ve torunumun adını Nare koydurmak için her türlü entrikaya başvurup elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım. Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım. Nora’yı ve Nare’yi birlikte severken, “Nora Nare hoy Nare,” diye halay da tutacağım.” (s. 287)
Nare, Nare olarak doğmuş da, kendi besteleriyle halay çekecek olan adamı çoktan vurmuşlar.
E buyrun o zaman...


Ararat (Arat) Dink’in babasına yazdıkları- Tûba Çandar’ın “Hrant” kitabından (s.288-289)

“Mutlu sun baba!” Hokkosu Nora’yı tembihlemiş, o da çocuk ekonomisiyle lafı bu hale getirmiş: “Mutlu sun baba!” Sen babanın beşiğini tıngır mıngır sallarken, göz hizası, parmak ucunda masa hizasına gelen bir peri, bir pazar sabahı kahvaltı masasında kelebek elleriyle dürtüp seni böyle, “mutlu sun baba,” derse, elbette önce tanrının bir mesajı mı diye düşünürsün. Sonra her fırsatta düştüğün hayal dünyasından çıkar, şimdi bizim mutlulukla ne işimiz var dersin, ne demek istiyor bu çocuk. En sonunda düşen jeton boğazında düğümlenir, bugün Babalar Günü ve ilk defa bir insan yavrusu, dilinin döndüğünce senin Babalar Günü’nü kutluyor ve ilk defa sen babasız bir Babalar Günü sabahı kahvaltı eden oğulsun. Gözyaşı merceği tuhaf çalışır, küçük Nora büyür, baba ufaldıkça ufalır. Islak bir ekmeği yemek tatsızdır ama düğümlenmiş bir boğazdan da böylesi daha rahat geçer.

Nora’ya tek bir şey demek geldi içimden: Benim babam senin babanı döver.

Daha ilkokul çağımdayken bile, arkadaşlarımın ağızlarını doldura doldura babalarından bahsetmelerinden hoşlanmazdım. Oysa senin hakkında anlatacak sağlam hikâyelerim vardı. İçimden, “Ulan, benim babam var ya, benim babam,” diye düşünür ama ağzıma getirmez, sıramı savardım. Bir oğlun babasını anlatmaktan daha iyi şeyler yapması gerektiğine inandım hep. Biliyorum ki sen de babasını anlatan bir oğul olmamdan fazlasını isterdin benim için. Oğullar babalarını yenmedikçe bir dünya nasıl ilerler? Katillerin aldıkları bir şey de çocukların babalarını yenme hakkıdır.

Ellinci gününde adını koyduğun hasadı kucakladım, geldim baba evine, “Baba, elde var iki, bak işte Karuna,” diyesi yüreğim, baba evinde baba yok, babam oy. Olaydın da göstereydim sana çocuğun adı Nare mi olacakmış Karuna mı? Sen kazandın. Hasadı toprağından söküp kucağıma verdiğinde doktor, Nare daha öyle çamur, seni gördüm ilk, işte gözyaşı merceği, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken. .. Eyvah, dedim sonra, senin burnun bir kıza yakışır mı acaba? Nare’ye ilk bakışım öfkelidir. Yokluğunun üzerine inşa edilmiş her şeye öfke duyduğum gibi, çünkü bütün bunlar zamanı geri çevirmeyi zorlaştırıyor. Öyle saf, öyle canlı, öyle temiz, karşımda duruyor. Tuhaf bir öfke ve aşkla bağlıyım ona, hem senden yadigâr, hem yokluğunu bana anımsatan, elimde bir düğüm. Çaldı kaçtı kapımızı bir kere ölüm. Yaşam her gün Nora’nın çıplak ayak sesleri, Nare’nin gülücükleriyle çalıyor kapımı. Torunların seni kardeşlerinle aldatıyor, ben yaşamla her gün aldatıyorum seni.

Senin babalar gününü hiç kutladım mı, hatırlamıyorum. Elbette sana tek tük bir şeyler aldığımı, sana sarılıp öptüğümü, sakallarını yanağıma sürttüğünü, kaşlarını parmaklarıma doladığımı, çenendeki çukuru, yüzündeki her çizgiyi hatırlıyorum. Ama sana hiç öyle doğrudan gelip, “Babalar Günün kutlu olsun,” dediğimi hatırlamıyorum. Bizim aile ilişkilerimiz hep uzak oldu böyle klişelerden, sevgi saygı sözcüklerinden, teşekkürlerden.

Bazı arkadaşlarım anlatmıştır, bildik hikâye işte, yaşları geldiğinde babaları bunları alıp Karaköy’de bir yere götürürlermiş. Gördün mü bak ne babalar var. Oysa sen beni hiç kerhaneye götürmedin. Ergenliğimle ilgili tek hatırladığım şey, pipimle çok oynayıp oynamadığımı ara sıra sorman ve bunun makul düzeyinin ne olması gerektiği hakkındaki konuşmalarımızdır. Çok sonra bir gün aldın beni, hadi senin yaşın gedi deyip Şişli Adliyesi’ne götürdün, hâlâ yargılanıyoruz.

Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, pireler berber, hukuk deve olmuş. Kötü adamlar etrafımızı sarmış, öyle kötü ki, kötülükleri çizilmiş karakterler olduklarını ele veriyor. O zamanlar okumuştum hayvanlar âleminden  bir haberde. Maymunlar meğer konuşurlarmış, tehlike anında haberleşirlermiş; dört “pyot” üç “hak”, buradan gitsek iyi olur, demekmiş.
                Pyot, pyot, pyot.
                Hak, hak, hak.
                Baba pyot, canım hak.
Artık zamanda geri gitme konusunda umudum oldukça az. Zaten seninle son adamakıllı konuşmamız da bu konudaydı. Ben bu Einstein denen adamın zamanda görelilik hikâyesini, çok çabalamama rağmen anlayamamış, sana sormuştum. Seninle, evren hakkındaki o güzel konuşmalarımızdan sonuncusunu yapıyormuşuz meğer. Şimdi yavaş yavaş kanıksıyorum. Nora ve Nare koşuştururken, senin o uzun kaşlarına ayakları takılıp düşemeyecekler. Seninle hiç evren hakkında konuşamayacaklar. Keşke imkân olsa da şimdi bütün klişelerle sana seslensem. Seninle gurur duyduğumu haykırabilsem, en çok da “kameraların karşısında gözyaşlarına hâkim olamadı”ğın gün... Başkaları gibi maçayı dik tutmak lazım diye düşünmeden, senin gözlerin dolarken, “İşte babam,” dedim, “işte babam, çırılçıplak insan!”

“Şahadetin kutlu olsun,” diye haykırdı mezarın başında yüzbinler. Şimdi yine mezarının başındayım. Babalığın kutlu olsun, amen.