24 Aralık 2010 Cuma

Sıkıntı

Sıkıntı üzerine yazmaya teşebbüs edip sinapslarımın bana rota değiştirtmesi sonucu yazamamıştım. Şimdi başlıyorum. Bu yazı tamamen Lars Svendsen kişisinin “A philosophy of boredom” kitabındaki fikirlerden oluşmaktadır.
Kitabın 4 bölümü var, ilk bölümde problemi ortaya koyuyor, sıkıntının çeşitli yönlerini ve modernite ile olan bağlantısını anlatıyor. Ben daha sadece bu bölümü okuyarak kitaba aşık oldum bile. Adam önsöze şöyle başlıyor;  ben bu kitabı sıkıldığım için yazdım fakat sıkıntı konusunun ne kadar önemli olduğunu fark etmemi  sıkıntıya bağlı olarak ölen  bir arkadaşım sağladı..

Bakalım nasıl fikirler atmış ortaya...
İlk olarak, felsefecilerin arada sırada “büyük” sorulara cevap verme teşebbüsünde bulunması gerektiğini yoksa neden felsefeci olduklarını sorgulama sorunuyla karşılaşacaklarını söylüyor. Bunu özellikle belirtmek istedim çünkü bence bu her alanda geçerli. Ben de bir psikoloji insanı olarak küçük soruların içinde boğulurken daha büyük sorular üzerine düşünebilmeliyim. Gerçekten de o boğulma anlarında insan yadırgayabiliyor uğraştığı işi, yabancılaşabiliyor yaptığı şeye, ben nereden girdim bu işlere gibi sorgulamalara girip, bu hayatta en sevdiğim psikoloji insanlarından biri olan Chris’in “research depression” olarak adlandırdığı sendroma yakalanabiliyor. İşte bu yüzden, boğulmamak adına, daha büyük sorular üzerine düşünmeli, bol bol spekülasyon yapmalı, kendimizi sınırlamamalıyız.

Sonra devam ediyor Lars.. Sıkıntı’nın da bu büyük sorulardan biri olduğunu çünkü sıkıntının varoluşa ait (existential) çok mühim bir deneyim olduğunu, sıkıntıyı analiz etmenin bize en sonunda, altında yaşadığımız koşullar üzerine bir şey söylemesi gerektiğini savunuyor. Ancak, büyük soruların mutlaka ezelden beri varolan sorular olması gerekmiyor, zira sıkıntının ne zaman ortaya çıktığını tam olarak bilemesek de,  sadece 1-2 yüzyıldan beri varolmakta olan kültürel bir fenomen. Sıkıntı üzerine düşünmüş, yazmış, çizmiş insanlara da bakınca (filozoflardan;  Pascal, Rousseau, Kant, Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger, Benjamin ve Adorno,  edebiyatçılardan;  Goethe,Flaubert, Stendhal, Mann, Beckett, Büchner, Dostoevsky, Chekov, Baudelaire, Leopardi, Proust, Byron, Eliot, Ibsen, Valéry, Bernanos, Pessoa... ) görüyor ki  hepsi modern dönem insanları.

Bu kitabı sevmeme neden olan şey, Lars’ın bu probleme bilinçli olarak psikolojik, biyolojik ya da sosyal yönünden değil de fenomenolojik ve felsefik bir açıdan yaklaşması, edebiyat, felsefe ve psikoloji gibi alanlardan fikir insanlarının bu konuda söylediklerini derleyip incelemesi. Bunu yapmasının nedeni, sıkıntı söz konusu olunca olayın ilk üç yönünü ayrıştırmanın kolay olmayacağı ve bizi yanlış yerlere sürükleyebileceği. Meselelere bu şekilde bakmaya alışık olmayan bir psikolojici olarak bana çok zihin açıcı geldi ve insanlar neler neler düşünmüş görmüş oldum.
Bana en tatlı gelen, Kierkegaard’ın yanaklarını mıncıklamak istettiren fikir, tanrıların insanı sıkıntıdan yarattığı fikri. Hatta sonra tanrılar Adem’in yalnız başına sıkıldığını görüp Havva’yı yaratıyor. Böylece, sıkıntı dünyaya ayak basıyor, insan sayısı arttıkça sıkıntı da aynı oranda artıyor. Kant ise bu konuda, Adem ve Havva, asıl cennette kalmış olsalardı sıkılırlardı diyip bu yaşadığımız cehennemsi yeri bir nebze daha çok sevmemi sağlıyor.


Peki, nedir sıkıntı?
Yazarımız, sıkıntıyı fenomenolojik olarak insomnia’ya benzetiyor, yani “ben”in sonsuz bir boşlukta sürüklenip karanlıkta kimliğini kaybetmesi, uyku ile uyanıklık arasında sahipsiz bir bölgede kalakalması gibi bir şey. Tanımlarken bile acı çekiyor insan. Bu insanın bilinçli olarak seçtiği bir şey değil, başına gelen bir şey ve farkındalık olmadan da sıkılmak pek mümkün. Aşağıdaki alıntı bunu çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor ve bana insanların çoğunun farkında olmasalar da aslında delilercesine sıkıldıklarını düşündürtüyor.


“So I said to myself that people are consumed by boredom. Naturally, one has to ponder for a while to realise this- one does not see it immediately. It is like some sort of dust. One comes and goes without seeing it, one breathes it, one eats it, one drinks it, and it is so fine that it doesn’t even scrunch between one’s teeth. If one stops up for a moment, it settles like a blanket over the face and hands. One has to constantly shake this ash-rain off one. That is why people are so restless”.—Georges Bernanos (The Diary of a Country Priest)


Yapmak istediğimiz şeyi yapamadığımız veya yapmak zorunda olduğumuz bir şeyi yapmak istemediğimiz durumlar direkt sıkıntıya neden oluyorlar. Tamam ama, peki ya ne yapmak istediğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoksa? İşte asıl varouşsal sıkıntıya yok açan durum budur. En azından benim sıkıntı üzerine yazmama neden olan ve içinde bulunduğum durum budur. Artık bahsettiğim ilk iki nedenden dolayı yani bir duruma bağlı olarak ortaya çıkan sıkıntıyla (situative boredom) baş etmek çok da zor gelmiyor, belli stratejilerle bu durumlarla başedebiliyorum. Ancak  ne istediğini bilmemekten ya da hiçbir şey yapmak istememekten kaynaklanan sıkıntıyı (existential boredom) alt edemiyorum.


Herhalde bu hayatımın son 10 senesinde en fazla düşündüğüm konudur. Tutunabilmek için illa bir amaç ya da bir anlam bulmak gerekli midir? Nereye varmak istediğini bilmeden de yürüyemez misin, sadece yürümenin keyfi için? Yürümek bana neden keyif vermiyor varacağım noktayı bilmeyince? İşte, bu sorular beni spritiuelliğe itti son zamanlarda. Zaman zaman okuduğum şeylerin etkisiyle içimde bir spiritüel uyanma hissetsem de sonrasında pısssss, yine ben aynı ben. Fellik fellik anlam arıyorum sürekli, istemsizce amaç edinmeye çalışıyorum ama olmuyor işte. Bir nedenim yok. Bunu muhtemelen birçok insan yaşıyordur, özellikle de şu dönemlerde. Yazarımız da varoluşsal sıkıntının modern zamanların ürünü olduğu, özellikle de Romantizm akımıyla beraber coştuğu görüşünde.


Romantizmden önce sıkıntı bir statü sembolüymüş, soylulara ve rahiplere tanınan bir ayrıcalık. Svendsen, tarih boyunca keyif ve öfke gibi hissiyatların sabit kaldığını ancak sıkıntının büyük bir artış gösterdiğini söylüyor. Eğer sıkıntıda bir artış varsa bu içinde bulunulan durumdan ya da bütünüyle varoluşumuzdan tatmin olamadığımız, dolayısyla bir anlam taşıyıcısı olarak toplum ya da kültürde bir yanlışlık olduğunu anlamına gelebilir. Peki bu yanlışlık nedir? Bir sonraki yazının konusu olsun bu da..  Yine bir alıntı ile bitireyim.


“What is actually passed when passing the time? Not time, surely, that passes? And yet it is time that is meant, in its empty lastingness, but which as something that lasts is too long and assumes the form of painful boredom”.--- Hans-George Gadamer

2 Aralık 2010 Perşembe

Arat Dink'in babasına diyemedikleri...

Yorulmuşum artık. Birisi gözlerimin içine derinden baksa ağlarım, bir de sarılsa o zaman hiç tutamam kendimi, zırlarım, o haldayım yani. Hayat yorgunluğunun yanında tabi bir de malum PMS içindeyim, her ay bitip yenisi başlarken bir fenayım zaten.
Dün  yatağıma uzanmış içimde fırtınalarla Hrant kitabını okuyorum. Hrant Dink’ın kızları Delal, Sera ve oğlu Arat Dink anlatıyorlar babalarını, babalarını ve  evi nasıl da şenlikli bir hâle getirdiğini. Kendime engel olamayıp, kendi ailemle karşılaştırıyorum ve hüzünleniyorum. Gözlerim hafif yeşeriyor, bazı cümlelerde dökülüyor. Harfleri görememeye başlayınca derin nefesler alıp, devam ediyorum.  Sonra geliyorum bölümün son sayfalarına. Hiç de hazırlıklı değilken (gerçi nasıl hazırlıklı olunur ki böyle bir şeye) oğlu Arat’ın babasına yazdığı bir yazıyı okuyorum. Evde herkes uyuyor, hıçkırmamalıyım, ses çıkarmamalı, içime doğru akıtmalıyım yaşları diyor, yastığa gömülüyorum. Anlıyor halimden, gözyaşlarımı kabul ediyor, içine alıyor. Uyuyorum sonunda. Sabaha kadar hepsi birbirinden yorucu rüyalar görüyorum.
Kalkıyorum yataktan. Şefkatli olmaya çalışıyorum kendime. Bir duş alıyorum.
Sonra işte tez anketlerim için sahte bir şirket dünyasına giriyorum. Sahte sahte gülüyorum, sahte konuşuyorum, yoruluyorum hemen. Sonra eve gelip, Arat’ın babasına yazdığı yazıyı bloguma koymak istiyorum. Kitabı açıp başlıyorum word’e geçmeye.

Kitabı okumayan için anlaşılamayacak bir şeyi  açıklamak istiyorum yazıyı koymadan önce: Hrant Dink’in oğlu Ararat (çok Ermeni oldu deyip Arat yazdırmışlar nüfusuna)’ın Nora’dan sonraki ikinci kızı dünyaya gelmek üzereymiş Hrant daha vurulmadan. Ararat, yeni doğacak kızının adını Karuna koymak istiyormuş. Karun Ermenice’de bahar anlamına geliyor, daha feminen olsun diye sonuna bir de “a” eklemiş Ararat. Hrant ise istemiyormuş bu ismi, torununun ismi Ermenistan’da sıkça kullanılan bir isim olan “Nare” olsun istiyormuş. Tabi oğlu karşıymış buna, illa da Karuna olsun istiyormuş. Hrant bir seferinde şöyle demiş: “Ama pes etmiş değilim. Babiklik (dedelik) hakkım var ve torunumun adını Nare koydurmak için her türlü entrikaya başvurup elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım. Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım. Nora’yı ve Nare’yi birlikte severken, “Nora Nare hoy Nare,” diye halay da tutacağım.” (s. 287)
Nare, Nare olarak doğmuş da, kendi besteleriyle halay çekecek olan adamı çoktan vurmuşlar.
E buyrun o zaman...


Ararat (Arat) Dink’in babasına yazdıkları- Tûba Çandar’ın “Hrant” kitabından (s.288-289)

“Mutlu sun baba!” Hokkosu Nora’yı tembihlemiş, o da çocuk ekonomisiyle lafı bu hale getirmiş: “Mutlu sun baba!” Sen babanın beşiğini tıngır mıngır sallarken, göz hizası, parmak ucunda masa hizasına gelen bir peri, bir pazar sabahı kahvaltı masasında kelebek elleriyle dürtüp seni böyle, “mutlu sun baba,” derse, elbette önce tanrının bir mesajı mı diye düşünürsün. Sonra her fırsatta düştüğün hayal dünyasından çıkar, şimdi bizim mutlulukla ne işimiz var dersin, ne demek istiyor bu çocuk. En sonunda düşen jeton boğazında düğümlenir, bugün Babalar Günü ve ilk defa bir insan yavrusu, dilinin döndüğünce senin Babalar Günü’nü kutluyor ve ilk defa sen babasız bir Babalar Günü sabahı kahvaltı eden oğulsun. Gözyaşı merceği tuhaf çalışır, küçük Nora büyür, baba ufaldıkça ufalır. Islak bir ekmeği yemek tatsızdır ama düğümlenmiş bir boğazdan da böylesi daha rahat geçer.

Nora’ya tek bir şey demek geldi içimden: Benim babam senin babanı döver.

Daha ilkokul çağımdayken bile, arkadaşlarımın ağızlarını doldura doldura babalarından bahsetmelerinden hoşlanmazdım. Oysa senin hakkında anlatacak sağlam hikâyelerim vardı. İçimden, “Ulan, benim babam var ya, benim babam,” diye düşünür ama ağzıma getirmez, sıramı savardım. Bir oğlun babasını anlatmaktan daha iyi şeyler yapması gerektiğine inandım hep. Biliyorum ki sen de babasını anlatan bir oğul olmamdan fazlasını isterdin benim için. Oğullar babalarını yenmedikçe bir dünya nasıl ilerler? Katillerin aldıkları bir şey de çocukların babalarını yenme hakkıdır.

Ellinci gününde adını koyduğun hasadı kucakladım, geldim baba evine, “Baba, elde var iki, bak işte Karuna,” diyesi yüreğim, baba evinde baba yok, babam oy. Olaydın da göstereydim sana çocuğun adı Nare mi olacakmış Karuna mı? Sen kazandın. Hasadı toprağından söküp kucağıma verdiğinde doktor, Nare daha öyle çamur, seni gördüm ilk, işte gözyaşı merceği, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken. .. Eyvah, dedim sonra, senin burnun bir kıza yakışır mı acaba? Nare’ye ilk bakışım öfkelidir. Yokluğunun üzerine inşa edilmiş her şeye öfke duyduğum gibi, çünkü bütün bunlar zamanı geri çevirmeyi zorlaştırıyor. Öyle saf, öyle canlı, öyle temiz, karşımda duruyor. Tuhaf bir öfke ve aşkla bağlıyım ona, hem senden yadigâr, hem yokluğunu bana anımsatan, elimde bir düğüm. Çaldı kaçtı kapımızı bir kere ölüm. Yaşam her gün Nora’nın çıplak ayak sesleri, Nare’nin gülücükleriyle çalıyor kapımı. Torunların seni kardeşlerinle aldatıyor, ben yaşamla her gün aldatıyorum seni.

Senin babalar gününü hiç kutladım mı, hatırlamıyorum. Elbette sana tek tük bir şeyler aldığımı, sana sarılıp öptüğümü, sakallarını yanağıma sürttüğünü, kaşlarını parmaklarıma doladığımı, çenendeki çukuru, yüzündeki her çizgiyi hatırlıyorum. Ama sana hiç öyle doğrudan gelip, “Babalar Günün kutlu olsun,” dediğimi hatırlamıyorum. Bizim aile ilişkilerimiz hep uzak oldu böyle klişelerden, sevgi saygı sözcüklerinden, teşekkürlerden.

Bazı arkadaşlarım anlatmıştır, bildik hikâye işte, yaşları geldiğinde babaları bunları alıp Karaköy’de bir yere götürürlermiş. Gördün mü bak ne babalar var. Oysa sen beni hiç kerhaneye götürmedin. Ergenliğimle ilgili tek hatırladığım şey, pipimle çok oynayıp oynamadığımı ara sıra sorman ve bunun makul düzeyinin ne olması gerektiği hakkındaki konuşmalarımızdır. Çok sonra bir gün aldın beni, hadi senin yaşın gedi deyip Şişli Adliyesi’ne götürdün, hâlâ yargılanıyoruz.

Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, pireler berber, hukuk deve olmuş. Kötü adamlar etrafımızı sarmış, öyle kötü ki, kötülükleri çizilmiş karakterler olduklarını ele veriyor. O zamanlar okumuştum hayvanlar âleminden  bir haberde. Maymunlar meğer konuşurlarmış, tehlike anında haberleşirlermiş; dört “pyot” üç “hak”, buradan gitsek iyi olur, demekmiş.
                Pyot, pyot, pyot.
                Hak, hak, hak.
                Baba pyot, canım hak.
Artık zamanda geri gitme konusunda umudum oldukça az. Zaten seninle son adamakıllı konuşmamız da bu konudaydı. Ben bu Einstein denen adamın zamanda görelilik hikâyesini, çok çabalamama rağmen anlayamamış, sana sormuştum. Seninle, evren hakkındaki o güzel konuşmalarımızdan sonuncusunu yapıyormuşuz meğer. Şimdi yavaş yavaş kanıksıyorum. Nora ve Nare koşuştururken, senin o uzun kaşlarına ayakları takılıp düşemeyecekler. Seninle hiç evren hakkında konuşamayacaklar. Keşke imkân olsa da şimdi bütün klişelerle sana seslensem. Seninle gurur duyduğumu haykırabilsem, en çok da “kameraların karşısında gözyaşlarına hâkim olamadı”ğın gün... Başkaları gibi maçayı dik tutmak lazım diye düşünmeden, senin gözlerin dolarken, “İşte babam,” dedim, “işte babam, çırılçıplak insan!”

“Şahadetin kutlu olsun,” diye haykırdı mezarın başında yüzbinler. Şimdi yine mezarının başındayım. Babalığın kutlu olsun, amen.

25 Kasım 2010 Perşembe

Aklıma bir şey geldi

Evet, sıkıntı benim peşimi bırakmazsa ben de onun peşini bırakmam diyerek –peş ne demek acaba- bakınmalara devam ettim. Ve “A philosophy of Boredom” isimli şahane bir kitaba rastladım ve heyecanla okumaya başladım. Lars Svendsen isimli Norveçli bir felsefecinin sıkıntıdan yazdığı bir kitap, Norveçli olması şaşırtıcı değil tabi. Herhalde orada yaşasam varoluşumun boşluğunu katbekat (nasıl yazılır bu?) daha derinden hissederdim diye düşündüm. Fakat sonra fikrimi değiştirdim. Norveç’te her şeyin fazla düzgün, fazla durgun, fazla aynı olduğunu düşünürsek, burada da aslında hep aynı karmaşıklık, hep aynı saçmalık, hep aynı kalp ağrısı.. O kadar çok akıl almaz olay oluyor ki bunlar da bir noktadan sonra anlamını yitiriyor. Şaşırmıyorsun, kalbin bile ağrımıyor artık.. Ne acı. Kayıtsızlaştırıyor bu ülke bizi. Keşke sıksa, ama artık sıkılamıyoruz bile o  kadar taşmış umur, hiçbir şey umrumuzda değil gibi. Kendi derdimize bakıyoruz, aradan sıvışmaya çalışıyoruz. Nasılsa birkaç vicdanlı var diyoruz, onların yazılarını ve konuşmalarını kaçırmıyoruz, onları dinleyip kalbimizi ağrıtmaya çalışıyoruz. Kalbin ağrımasıyla beraber bir suçluluk, bir boşluk ve evet, sıkıntı...  

Neyse ben konuma geri döneyim. Bu ülkenin  bana hissettirdiklerine yakında geri dönerim. Şizofrenik beynimi bir konuya odaklamak çok zor. Ama zaten bu yüzden bu blogu yazıyorum, koşulsuz kuralsız yazabilmek için. Zaten bir kişi okuyor, o da beni anlar, kabul eder her şekilde.  Neden ona mail atmıyorum bu yazıları diye sorasım geldi kendime şimdi, madem bir Curci okuyor... Kafamda yalandan bir ‘audience’ oluşturabilmek için. Evet bunun için. Bir de tabi blogger olmak güzel şey. Maillerime dönüp bakmıyorum ama bloguma bakarım ilerleyen zamanlarda. Gelecekteki nedenmeli ile konuşmak için güzel fırsat. Ve yine konudan sapıyorum.

Belki de bu entry’nin bir konusu olmaması lazım. Evet belki de konuya giremeyen bir yazı olması lazım bunun. Bu fikir hoşuma gitti. Böyle bir yazar olsa, olayı bu olsa. Hep bir konudan bahsedeceği sözünü verip sonra daldan dala atlayıp bir türlü konuya giremese. Konusu bu olsa. Severdim onu. Virginia Woolf’u sevdiğim gibi. Ama zorlanırdım doğallığına inanmaya.. Bilinç akışının farkına vardığın anda yada bilinç akışının bilincinde olduğun anda onu ister istemez yönlendirmeye başlamaz mısın? Akış bozulur sanki. Mesela ben, tamam bu yazının konusu olmasın dediğim anda, akışım tıkandı. Sıkıntı konusuna geri dönmek istemeye başladım. Yani aslında neyi engellemeye, bastırmaya çalışırsam o dışarı çıkmaya çalışıyor. Yazının başında “sıkıntı” dışındaki konuları engelleyip sadece bahsedeceğim sıkıntı kitabına odaklanmaya çalışıyordum... Ne olduğunu gördük, sıkıntıya teğet geçen şeylerden başlayıp Virginia Woolf’a kadar geldik. Şimdi de, tamam, sıkıntı hakkında yazmayacağım dediğim anda beynim sıkıntı üzerine düşünmeye, hakkında yazmak istemeye başladı. Şimdi de bunu engellemeye çalışıyorum. Ne biçim bir organ yahu.

Demek ki neymiş onunla inatlaşmayacakmışız. Bırak ne istiyorsa yapsın manyak, sen de bir rahat et, arkana yaslan ve izle. Ama, şimdi benim yaptığım gibi, evet bunu yapıcam, tamam sustum, hadi ne diyeceksen de, ne yapacaksan yap, hadi hadi! diye de gaza gelmemek lazım, onu zorlamamak lazım. Hiçbir şey demeden, ona gerçekten karışmadan izlemek lazım. Anam, Eckhart Tolle’e doğru gidiyorum. Beynim onun düşünceleriyle dolu ama onun hakkında yazmaya hazır hissedemedim bir türlü. Onun söyledikleri anlatılmaz yaşanır, belki de gerçekten yaşamaya başladığım zaman bahsedeceğim ondan diye düşünüyordum. Ama ben farkında olmadan beynim bahsetmeye başlamış bile. Hem de kendi algısıyla. Tolle’un aslında sayfalarca anlatmaya çalıştığı şey bu: Beynini rahat bırak, ne istiyorsa yapsın o, sen bak sadece, ne olursa olsun, ne getirirse getirsin başına, inatlaşma, karşı koyma, yargılamadan yaşa. Her şeyin geçici olduğunu bil. Yargılama, iyi ve kötü laflarını pek kullanma, gerek yok onlara, yaşa işte. Neden bu kadar zor yargılamamak, direnmemek, sadece yaşamak. Neden böyle zor? Bak bu şimdi buradan çok güzel moderniteye, oradan da sıkıntıya bağlanır bu yazı. Beynim yine bildi işini. Döndü dolaştı sıkıntıya geldi. Ben artık bir şey demiyorum ona. O yazıyor, yargılamıyor kelimelerini, cümlelerini, üslubunu, dağınıklığını. Sadece yazıyor. Akıyorum. Beraber akıyoruz.

Tolle’un bahsettiği aydınlanmayı yaşıyoruz beraber. Bir amacımız yok, ulaşmak istediğimiz bir yer yok. Sadece yazıyorum. Amaç diyince Conway geldi aklıma. Belleğin olayları kaydedişini bile amaç odaklı buluyor (bunu anlatırım sonra- hatta tamam sıkıntı’ya geçmeden önce ilk blog entryim bu konu üzerine olacak). Ve haklıdır da, amaçlarımızla yaşıyoruz. Burada büyük amaçlardan da bahsetmiyorum. Mesela, şu anda bilinç akışına kapılmamış ve aydınlanmamış olsam bu yazıyı bitirmeye çalışacaktım. Bilinçli olarak olmasa bile, aklımda tek bir resim olacaktı: bu yazıyı bloga post ettiğim an. Halbuki şimdi anı yaşıyorum. Sadece yazıyorum, sonunu düşünmeden. Aklıma yine bir şey geldi, çok şaşırtıcı değil mi?
Geçen bir belgesel izledim, hatta belgesel bile değildi çünkü bir amacı yok gibiydi. Sadece insanları, toprağı, müziği, her neyse işte, gösteriyordu. Bir şey öğretmeye çalışmıyordu, akıp gidiyordun izlerken. Bu filmi süper ev arkadaşımın süper hocası, müzikolog şahsiyet çekti ve izletti. Konusunun ne olduğundan bile bahsetmek istemiyorum, aklımda bir sahne kaldı ve bir türlü gitmedi.
Adam, elinde sazı köyünden şehre inecek, arkadaşlarıyla çalacaklar, söyleyecekler, adamın deyişiyle “yarenlik” yapmaya gidiyor. Yoldan geçen bir traktöre biniyor, hemen sazını çıkarıyor. Başlıyor çalmaya. Fakat tabi araç traktör, yollar toprak, sallanıyor, adamın ellerini titretiyor. Yavaş, diyor, yavaş. İşte bu yavaş dediği an gitmiyor aklımdan. Çok önemli bir şey var orada. Adamın aklında arkadaşlarıyla buluşmak yok, nereye gideceği yok, zaman yok. Sadece o traktörde olduğu an var, sazını tıngırdatmak istemesi var. Başka da bir şey yok. Sorarım, bu adamın sıkılması, varoluşun boşluğunu hissetmesi mümkün müdür?
Sıkıntı bize ait, biz bloggerlara, biz modern, biz akamayan insanlara. Akmak ne güzel bir eylem oysa. Hatta bir eylem bile değil. Bu yüzden güzel zaten, yaptığın değil, başına gelen bir şey. (Birden, değiştirildiği için nefret ettiğim soyadımı sevmeye başladım şimdi.) Bunu anlayacak o kadar az insan var ki çevremde...  Hayatı kaçırıyoruz kardeşim, akışa kaptıramıyoruz kendimizi. Ne hıyarız.

Sürekli bir sömürme halindeyiz. Benim en çok sömürdüğüm şey bilgi. Kitaptan kitaba geçip, makaleden makaleye, gazeteden gazeteye... Halbuki böyle olmak zorunda değil. Akmak istiyorum, kitaptan kitaba akmak, bir şeyi okurken yaşamak, yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, üzerinde düşüne düşüne, yaza yaza. Saate bakmak istemiyorum. Benim olan, sahibi olduğum tek şey, bu an, şimdi, olsun başka da hiçbir şeyim olmasın. Zaten başka neyim olabilir ki, şimdi’ye sahipsem her şeye sahibim. Sömürme hali... Ne acı.. Kitapları, filmleri, insanları, doğayı..... Her şeyi sömürüyoruz.

Canım hafiften sıkkın..  Neymiş, para kazanmak lazımmış, neymiş, iş arıyormuşum ve bu düşündüğümden daha uzun bir süreç olabilirmiş, neymiş, insanlardan durmadan yardım istememi, peşlerinden koşturmamı gerektiren bu anketler bitmiyormuş, neymiş,  bu tez nasıl bitecekmiş, neymiş, tezimin amacı da amaç mıymış, neymiş, spor yapmak istiyormuşum da neresinden tutacağımı bilemiyormuşum, neymiş, insanlığa hiçbir faydam yokmuş, neymiş, beraber gibi olduğum adam bana istediğim şekilde davranmıyormuş.... Ne de boş tüm bunlar, ne gereksiz. Şu aydınlanma anımda, hiçbiri umrumda değil. Hepsi geçici, hepsi fazla dünyasal. Halbuki galaksiler var. Lan galaksiler var lan. Ayrıca güneş öyle sandığımız gibi doğup batan bir şey değil, bir çıkıp dışarı bak. Bir kendinden çık. 
Küfredesim geldi durduruyorum kendimi. Ben öfkelenince küfretmem, eğlenirken küfrederim ayrıca. Ama aklıma gelen hiçbir küfür feminist ve hümanist kimliğimle bağdaşmıyor. Söylemesine söylerim de yazmayı yakıştıramadım kendime. Ama şu an kendiliğimi hissetmiyorum, doğru ve yanlış yok, akıyorum. Küfredebilir miyim bu durumda? Offf yapamıyorum, işin yoksa küfür yarat şimdi en baştan.

Aklıma yine bir şey geldi. Lisedeyiz kütüpanedeyiz, bir arkadaşla ekşisözlük okuyoruz. Başlığı tam hatırlamıyorum, yaran küfürler ya da en yaratıcı küfürler falan gibi bir şey. Gerçekten çok yaratıcı şeyler var, yok ananı şöyle döndürürüm böyle bilmemne yaparım, falan da filan, uğraşılmış küfürler. Sonra bir entry’e rastgeldik, entry şu:  Kulak.  Hayatımda duyduğum en güzel küfrü, işte o kütüpanede ses çıkartmamaya çalışarak içimize doğru kahkahalar attığımız anda duydum. 
E hadi bitsin artık burada. Çok önemli işlerim var bugün, birini mutlu edicem.

23 Kasım 2010 Salı

Varoluşun dayanılmaz boşluğu: Sıkıntı

Yepyeni bir gün başlamaktaydı. Aslında çoktan başlamıştı da kendisi arkasından koşturup yakalamaya çalışıyordu. Herkesin beklentileri vardı kendisinden, buna kendisi de dahildi. Ama o oynamak istemiyordu. Sıkılmıştı, hep aynıydı. Oyunlar aynı, dinamikler aynı, kendisi aynı. Yok olmak istiyordu. Uzaklaşmak istiyordu, kendisinden çıkmak istiyordu. Hiçkimseyi sevmiyordu, hiçkimse de onu. Zaten sevmek neydi ki? Edebiyatına da girmek istemiyordu. O da aynıydı. Hızlı mı yaşamıştı? Yoksa daha hiçbir şey yaşamamış mıydı? Neden siyah ve beyazlardan oluşmak zorundaydı ki hayatı?

Derken... 

Sıkıntı üzerine odaklanmaya karar verdim. Sanırım uzun bir süre de buna devam edecek gibiyim. Tabi bundan da sıkılmazsam.
Evet ben sıkılgan bir insanım. Neden bilmiyorum. Kendimi bildim bileli sıkıntı içindeyim. Bu durum çok canımı sıktığında, çok zekiyim ondan, evet ondan ondan, diyip geçiştirmeye çalışırdım. Evet sıkılmaktan bile sıkılıyorum, böyle bir uyuzum. Ama artık zeka’dan kaynaklandığına bile inandıramıyorum kendimi.  

Aklıma sıkılma anılarım gelmeye başladı. Şu aralar nedenini anlayamadığım bir şekilde –ama tabi ki üzerine teorilerim var- aklıma istemsiz anılar geliyor. Yine türkçe diyince çirkin gibi geldi, ama çok kullanırsam güzelleşebilir. Bu istemsiz anılar konusu da uzun zamandır araştırmak istediğim ama herhalde yine sıkıntıdan araştıramadığım bir konu. Bu blog sayesinde belki yaparım bunu kim bilir. Neyse, aklıma her nedense, 14 yaşındayken Los Angeles’ta yaşayan teyzem ve kuzenlerimi ziyarete gittiğim bir gün geldi. Hep beraber teyzemlerin bir arkadaşının bol kedili evine gidişimiz, kuzenimle beraber evdeki çocuğun odasına gidip onun kedili fotoğraflarına bakışımız. Hikayesi olmayan fotoğraflara bakmaktan ölmek istercesine sıkıldığımı fark edişim, bu sırada benden 3 yaş büyük olan kuzenimin çok eğlenmesi falan filan. Neden anlattım ki şimdi, sanırım bu istemsiz anılar’ın bir özelliği de bünyeden bir an önce çıkmak istemeleri. Araştırırken buna da baksam iyi olacak. 

Sıkıntı ve Ölüm
Ama bunu yazarken fark ettim ki, sıkıntı ve ölüm birbirine çok yakın kavramlar,  “ölmek istercesine sıkıldım” demişim farkında olmadan. Gerçekten de öyle. Sıkıldığım zaman yok olmak istiyorum. Sıkıntı’nın kendime göre tanımını yapsam, şu çıkar: Varoluşun anlamsızlığını, boşluğunu en derinden duyumsamak. Evet aynen bu. Dolayısıyla ölümü çağrıştırması da o kadar garip olmasa gerek. Herhalde bunu benden önce aynen bu şekilde duyumsayan olacak ki, böyle bir karikatür çiziktirebilmiş.



Neden?
Neden sıkılırız? Peki neden bazı insanlar daha yatkındır sıkıntıya? Sıkıntı aslında yararlı bir hissiyat mıdır, harekete mi geçirir? Yoksa depresyon ve motivasyon düşüklüğüyle bağlantılı, adamı zincirleyip yere çakan bir şey midir? Nedir? Ne değildir?
Sıkıntı’nın işe yarar bir hissiyat olabileceği fikrinin aklıma ilk gelmesi, sol gözünün bittiği küçük kırmızı alanda siyah bir noktası olan, en az o siyah noktanın varlığı kadar garip ama bir o kadar da hepimiz kadar sıradan olan bir zatın bana enfes ve şahane bir filmi izlettirmesiyle oldu. The Trotsky. Uzun zamandır gördüğüm en tatlı ve en süper karakterli bir baş kahramana  sahip olan bu filmde sürekli karşımıza apathy vs. boredom kavramları çıktı. 


Bu kavramları birbirleriyle çarpıştırırken ve sürekli içimden, hayır, hayır kayıtsız değiliz, sadece sıkıldık, bu yüzdendir kıçımızı kaldıramayışımız derken, sıkıntı, evet sıkıntı, lütfen sıkıntı olsun, derken... İşte bunu derken fark ettim ki sıkıntı güzel bir his. Umursamazlık değil, sadece umursayabileceğimiz objeyi ve nasıl umursayacağımızı bilemeyişimiz.  Bilememenin verdiği sıkıntı illa ki gebedir keşfe. 

7 Kasım 2010 Pazar

Psişe'nin üç gücü: İd, Ego, Superego

Sigmund Freud’un psikanalitik kuramının temelini oluşturan id-ego-süperego üçgeninden içimden geldiği gibi bahsetmek istedim.  Bu teoriyi ilk 16 yaşımdayken duymuştum ve pek hoşuma gitmişti.  Bir şeylere isim koymak, sözel olarak tanımlamak neden bu kadar rahatlatıcıdır? Bu da başka bir yazının konusu olsun.
Neyse, o zaman Freud’un bu kişilik teorisini öğrendiğimde üzerimde rahatlatıcı bir etkisi olmuştu. Şimdi de, benim süperegom çok fazla çalışıyor yahu, dediğim zaman vaziyetimi kulaklar önüne serdiği için rahatlıyorum.
Şimdi, yine süperegom iş başında, bır bır bır konuşuyor, yazmamı engellemeye çalışıyor:  Ne saçma laflar ediyorsun öyle, bir kere kulaklar önüne değil, gözler önüne serilir, bence sen bi bırak yazmayı, zaten herkesin blogu var, herkes kendini anlatma derdinde ve bunu senden çok daha iyi yapanlar var, sen anlatcan da n’olucak... vıdı vıdı vıdı.
Bu yazının geri kalan bölümünde her süperego sesi duyduğumda  “(vıdı)” ibaresini yapıştırmaya karar verdim.

Egom zavallı ne yapacağını şaşmış bir şekilde sağlam durmaya çalışarak bana, hayır, diyor:  Sen dinleme onu, hem sen kulaklar önüne sermek lafını, “şey”lere isim takmanın, sözelleştirmenin ne kadar rahatlatıcı olduğundan dem vururken kullandın, çok da yerinde oldu bence. (vıdı) Ayrıca, herkes kendini anlatma derdindeyse eeeeee sana ne bundan, sen de onlardan birisin işte, senden iyi yazan varsa var, ne olacak yani, nedir bu narsistlik, bu en iyi  olma çabaları. Sen de kendi halinde, sıradan bir insansın işte. Hem de hep daha iyi olmaya çalışan bir insansın, başka bir şey olman lazım değil, iyisin ya (vıdı) iyisin. (vıdı)

İşte içimde dönen kavgaların, çatışmaların, dramaların en hafifinden bir bukle. (vıdı) İşte bu yüzden Freud’un bu teorisini seviyorum. Adam demiş, zaten böyle, budur yani.  İnsan  dediğin başlıbaşına bir dramadır. Garipsenecek de bir durum yok, paniğe gerek yok.    



Evet, devam ediyoruz. Kendinden bahsederken neden çoğul şahıs kullanır insan? Belki de içindeki bu üç gücü hissettiğinden deyip bağliyim. Freud’a göre psişe (psyche) bu üç gücün, yani id, ego ve superego’nun birbirleriyle etkileşiminden oluşmakta. Bu üç güç farklı bilinç seviyelerinde işliyorlar. İd tamamen bilinçdışında işliyor. “İd” doğduğumuzda varolan tek güç ve bizim temel yapıtaşımız, psişik enerjimizin kaynağı,  ilkel ve sezgisel (instinctual) davranışlarımızın yönlendiricisi.  Onu kişiselleştirecek olursak şımarık bir çocuğa benzetebiliriz.  Haz ilkesi (pleasure principle) üzerinden işliyor, yani arzu ettiği ya da ihtiyacı olduğu şeyi hemen, şimdi istiyor. Koşullar, gerçeklik, imkanlar, uygunluk vs. , bunlar umurunda değil, ‘istiyorum da istiyorum’ diye tutturuyor. “İstiyorum öyleyse varım” diye özetlenebilir. Eğer ihtiyaçları anında karşılanmazsa anksiyete ve gerilim yaşıyor, bunu da istenilen şeyin zihinsel imajını yaratarak çözümlemeye çalışıyor (primary process). Yani, geçen yazıda bahsettiğim gözümün önünden gitmeyen ve beni uyutmayan hayallerimin sorumlusu.

Ego ise, id’i idare etmeye çalışan ebeveyn. En zor görev onun. Sürekli id’e ayar çekmekle ve gerçek dünya ile baş etmekle sorumlu. İd’in isteklerini gerçek dünyada sosyal olarak kabul edilebilir şekilde, uygun zamanda ve yerde gerçekleştirmeye çalışıyor. Her üç bilinç seviyesinde de işliyor: bilinçaltında, bilinç öncesinde ve bilinçte. Haz ilkesiyle işleyen id’in tersine, gerçeklik ilkesi (reality principle) ile işliyor. Bir işe girişmeden, davranışının getirilerini ve götürülerini hesaplıyor. Mesela, id “açım” diye bağırırken ve id yanından geçen adamın sandviçini almak isterken, ego bunu engelliyor ve mantıklı bir çözüm getiriyor. İd’in hayalini kurduğu zihinsel imaja gerçek hayatta denk düşen bir nesne bulmaya çabalıyor. 

Süperego, yani başımın belası ise en son gelişen parça. Freud’a göre süperego 5 yaşından itibaren gelişmeye başlıyor. Bu da ego gibi tüm bilinç seviyelerinde aktif. Aileden ve toplumdan öğrendiğimiz ahlaki standartların, değerlerin, ideallerin içselleştirilmiş hali. Bu, id’i ve ego’yu kontrol etmeye çalışıyor, hele benim durumumda kontrolü baya eline geçirebiliyor. İd’in kabul edilemez olsan isteklerini bastırmak  ve ego’nun da hareketlerini gerçeklik ilkelerine göre değil ideal standartlara göre ayarlaması için uğraşıyor. Başarısını, kendi kendini kınama (self-reproach) ve suçluluk hislerine borçlu. Yani çocukken, daha süperego gelişmemişken, yaptırım sadece dışarıdan gelen cezalar iken, kurallar içselleştirildikten sonra yaptırıma suçluluk ve kendinden tiksinme duyguları da ekleniyor. Ve böylece süperego senin “ideal” bir şekilde davranmanı sağlamaya çalışıyor.

Freud’a göre sağlıklı olmak için bu üç gücün dengeli olması lazım. Bunun içinde aslında, egonun sağlam olması, diğer aklı 5 karış havada olan diğer iki tipi idare etmesi lazım. Buna da “ego strength” diyor, ego’nun bu iki hayalci ve zıt gücün varlığına rağmen çalışma kapasitesi. Ego’n güçlüyse sen de güçlüsün. Freud’u esas alırsak, bu ego lafı çok yanlış kullanılıyor. “Çok egolu bir insan” denir mesela sürekli pohpohlanmak ihtiyacında olan kibirli insanlara. Halbuki, ego’su sağlam olan insanın böyle şeylere ihtiyacı yoktur, onları severiz, sayarız. Bu durumda,  “Çok id’li bir insan” demek daha doğru olurdu sanki illa bu jargonu kullanacaksak.

Bir de, şunu eklemek isterim. Böyle üç parça şeklinde anlattım hep, ama aslında bunların beyinde temsil edildiği üç ayrı bölge gibi bir şey yok. Freud bu konuda tam olarak ne diyor bilmiyorum açıkçası, şimdi merak ettim kendisi ne kadar dualist bir insandı acaba? İşte yazmak bu yüzden güzel, bilmediğin birçok temel şeyin farkına vardırıyor. Mesela Freud’un bu mind-body mevzusu üzerinde nasıl bir tavır takınacağını tam bilmemek çok ayıp, diyor süperegom şimdi. Bu arada uzun süredir vıdı’lamamış, aferin ona. Neyse, bunu bildiğim zaman burada yerini alacaktır.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Sevilmek için

Evet. Artık bu blog haltına başlıyorum. Kendime söz vermiştim. Bu hafta bir kitap okuyacak ve onu review edecektim blogumda. Fakat bunu yapamadım işte. Okumayı planladığım kitabın dün ilk 2 sayfasını okudum. Ama artık şu süperego hıyarını bir kenara bırakıp biraz da idle takılmak istiyorum. Bunu gerçekten yapabilsem olmak istediğim insana baya yaklaşırdım. Neyse, en azından numara yapabilirim, ‘id’imi önemsiyormuşum, onu hapsetmiyormuşum gibi yapabilirim yani.
O zaman açık konuşayım, madem superegoyu bir kenara koyduk, açık konuşmak lazım. Evet efendim, ben yıllarca kendimi, yazamıyorsun, hiç olmuyor, vıcık vıcık, çok yapmacık oluyor diye diye yemiş bitirmiş bir tipitipim. Bu yüzden de yazabilen insanlara acayip bir saygı ve sevgi duyup, onları idealize edip, bir yandan da kendimi aşağılayıp, böcekleştirdim. Ama şimdi, ne olursa olsun yazmaya karar verdim. Bunu yapmamın da tek nedeni var aslında. Sevilmek. Evet kardeşim, açık açık söylüyorum, amaç: Se-vil-mek. Ve bence aslında herkes de bunun için yazıyor. Ya da, ne yapıyorsa herkes bunun için yapıyor. Neyse konu ben’im şu anda, bu sefer kaçmak yok. Ben kendimi sevmek için ve onun bunun beni sevmesi için, beni duyması, görmesi için yazıyorum bunları. Özelikle de idealize ettiğim süperego temsillerimin –yani aslında yine kendimin- beni sevmesi için yapıyorum bunu. Haydi hayırlara vesile olsun.
Benim küçüklüğümden beri bir fantazim var. Evet, hala da var. O gözümde büyütüp, tanrılaştırdığım insanların beni bir yerlerde okumasını, iç dünyamın ne kadar deli olduğunun farkına varmalarını isterdim. Bunu delilercesine isteyip, bunun hayallerini kurup-bozup-tekrar kurup, bir yerden sonra hissettiğim eziklik nedeniyle bu hayalleri savmaya çalışır, artık uyumak ister ama gözümden gitmeyen imajlardan dolayı uyuyamazdım. Şimdi biraz büyüdüm, kaçabiliyorum beni rahatsız eden şeylerden, artık uyuyabiliyorum, rüyalarımda da ne oluyorsa oluyor işte.
Bir de, işte bak, yazmaya başladım. Aslında artık kimseyi o kadar büyütme ihtiyacı da duymuyorum zaten. Arada oluyor yine. Mesela, R.. R. karşıma çıktı çıkalı, süperego işkencesi altındayım zaten. Belki bu blogun bir nedeni de o. ‘Belki okur’ düşüncesi. Bir yandan da okumasını istemiyorum o ayrı. Yazımdaki imla hatalarını, çocukluklarımı, kendi içimden çıkamayışımı, dünyaya ne kadar ilgisiz kalabilip bencilleşebileceğimi görecek... Aman neyse, kim ne görürse görsün, ben artık kendimi görmek istiyorum, kendimi dinlemek, bir rahat bırakmak istiyorum.
Kıskandığım diğer insanlar gibi.
Yazabilen insanları kıskanıyorum ve onlara acayip gıcık oluyorum aynı zamanda. Çünkü onların kendilerini önemsediklerini, kendilerini engellemediklerini, kendilerine benim gibi dışarıdan bakıp bakıp aşağılamadıklarını, kendilerini fazlasıyla onaylandıklarını düşünüyorum. Ama yazdıkça aslında bunun böyle olmayabileceğini de görüyorum.
Her şey 15 yaşımda başladı, kendimi mahvetme sanatıma gerçekten başladığım yaş. O zaman cevabından tam emin olmadığım soruları tamamen boş bırakmaya başladım. Tam cevabı bilmiyorsam konuşmaya hakkım yoktu.
Ama bu gerzek kognitif sistemim yavaş yavaş değişmeye devam ediyor. Siyah ve beyazların arasına griler eklemeye başladım. İyileşiyorum, yazdıkça da daha iyi olucam.
E haydi o zaman. Başlasın bu yolculuk.