Sıkıntı üzerine yazmaya teşebbüs edip sinapslarımın bana rota değiştirtmesi sonucu yazamamıştım. Şimdi başlıyorum. Bu yazı tamamen Lars Svendsen kişisinin “A philosophy of boredom” kitabındaki fikirlerden oluşmaktadır.
Kitabın 4 bölümü var, ilk bölümde problemi ortaya koyuyor, sıkıntının çeşitli yönlerini ve modernite ile olan bağlantısını anlatıyor. Ben daha sadece bu bölümü okuyarak kitaba aşık oldum bile. Adam önsöze şöyle başlıyor; ben bu kitabı sıkıldığım için yazdım fakat sıkıntı konusunun ne kadar önemli olduğunu fark etmemi sıkıntıya bağlı olarak ölen bir arkadaşım sağladı..
Bakalım nasıl fikirler atmış ortaya...
İlk olarak, felsefecilerin arada sırada “büyük” sorulara cevap verme teşebbüsünde bulunması gerektiğini yoksa neden felsefeci olduklarını sorgulama sorunuyla karşılaşacaklarını söylüyor. Bunu özellikle belirtmek istedim çünkü bence bu her alanda geçerli. Ben de bir psikoloji insanı olarak küçük soruların içinde boğulurken daha büyük sorular üzerine düşünebilmeliyim. Gerçekten de o boğulma anlarında insan yadırgayabiliyor uğraştığı işi, yabancılaşabiliyor yaptığı şeye, ben nereden girdim bu işlere gibi sorgulamalara girip, bu hayatta en sevdiğim psikoloji insanlarından biri olan Chris’in “research depression” olarak adlandırdığı sendroma yakalanabiliyor. İşte bu yüzden, boğulmamak adına, daha büyük sorular üzerine düşünmeli, bol bol spekülasyon yapmalı, kendimizi sınırlamamalıyız.
Sonra devam ediyor Lars.. Sıkıntı’nın da bu büyük sorulardan biri olduğunu çünkü sıkıntının varoluşa ait (existential) çok mühim bir deneyim olduğunu, sıkıntıyı analiz etmenin bize en sonunda, altında yaşadığımız koşullar üzerine bir şey söylemesi gerektiğini savunuyor. Ancak, büyük soruların mutlaka ezelden beri varolan sorular olması gerekmiyor, zira sıkıntının ne zaman ortaya çıktığını tam olarak bilemesek de, sadece 1-2 yüzyıldan beri varolmakta olan kültürel bir fenomen. Sıkıntı üzerine düşünmüş, yazmış, çizmiş insanlara da bakınca (filozoflardan; Pascal, Rousseau, Kant, Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger, Benjamin ve Adorno, edebiyatçılardan; Goethe,Flaubert, Stendhal, Mann, Beckett, Büchner, Dostoevsky, Chekov, Baudelaire, Leopardi, Proust, Byron, Eliot, Ibsen, Valéry, Bernanos, Pessoa... ) görüyor ki hepsi modern dönem insanları.
Bu kitabı sevmeme neden olan şey, Lars’ın bu probleme bilinçli olarak psikolojik, biyolojik ya da sosyal yönünden değil de fenomenolojik ve felsefik bir açıdan yaklaşması, edebiyat, felsefe ve psikoloji gibi alanlardan fikir insanlarının bu konuda söylediklerini derleyip incelemesi. Bunu yapmasının nedeni, sıkıntı söz konusu olunca olayın ilk üç yönünü ayrıştırmanın kolay olmayacağı ve bizi yanlış yerlere sürükleyebileceği. Meselelere bu şekilde bakmaya alışık olmayan bir psikolojici olarak bana çok zihin açıcı geldi ve insanlar neler neler düşünmüş görmüş oldum.
Bana en tatlı gelen, Kierkegaard’ın yanaklarını mıncıklamak istettiren fikir, tanrıların insanı sıkıntıdan yarattığı fikri. Hatta sonra tanrılar Adem’in yalnız başına sıkıldığını görüp Havva’yı yaratıyor. Böylece, sıkıntı dünyaya ayak basıyor, insan sayısı arttıkça sıkıntı da aynı oranda artıyor. Kant ise bu konuda, Adem ve Havva, asıl cennette kalmış olsalardı sıkılırlardı diyip bu yaşadığımız cehennemsi yeri bir nebze daha çok sevmemi sağlıyor.
Peki, nedir sıkıntı?
Yazarımız, sıkıntıyı fenomenolojik olarak insomnia’ya benzetiyor, yani “ben”in sonsuz bir boşlukta sürüklenip karanlıkta kimliğini kaybetmesi, uyku ile uyanıklık arasında sahipsiz bir bölgede kalakalması gibi bir şey. Tanımlarken bile acı çekiyor insan. Bu insanın bilinçli olarak seçtiği bir şey değil, başına gelen bir şey ve farkındalık olmadan da sıkılmak pek mümkün. Aşağıdaki alıntı bunu çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor ve bana insanların çoğunun farkında olmasalar da aslında delilercesine sıkıldıklarını düşündürtüyor.
“So I said to myself that people are consumed by boredom. Naturally, one has to ponder for a while to realise this- one does not see it immediately. It is like some sort of dust. One comes and goes without seeing it, one breathes it, one eats it, one drinks it, and it is so fine that it doesn’t even scrunch between one’s teeth. If one stops up for a moment, it settles like a blanket over the face and hands. One has to constantly shake this ash-rain off one. That is why people are so restless”.—Georges Bernanos (The Diary of a Country Priest)
Yapmak istediğimiz şeyi yapamadığımız veya yapmak zorunda olduğumuz bir şeyi yapmak istemediğimiz durumlar direkt sıkıntıya neden oluyorlar. Tamam ama, peki ya ne yapmak istediğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoksa? İşte asıl varouşsal sıkıntıya yok açan durum budur. En azından benim sıkıntı üzerine yazmama neden olan ve içinde bulunduğum durum budur. Artık bahsettiğim ilk iki nedenden dolayı yani bir duruma bağlı olarak ortaya çıkan sıkıntıyla (situative boredom) baş etmek çok da zor gelmiyor, belli stratejilerle bu durumlarla başedebiliyorum. Ancak ne istediğini bilmemekten ya da hiçbir şey yapmak istememekten kaynaklanan sıkıntıyı (existential boredom) alt edemiyorum.
Herhalde bu hayatımın son 10 senesinde en fazla düşündüğüm konudur. Tutunabilmek için illa bir amaç ya da bir anlam bulmak gerekli midir? Nereye varmak istediğini bilmeden de yürüyemez misin, sadece yürümenin keyfi için? Yürümek bana neden keyif vermiyor varacağım noktayı bilmeyince? İşte, bu sorular beni spritiuelliğe itti son zamanlarda. Zaman zaman okuduğum şeylerin etkisiyle içimde bir spiritüel uyanma hissetsem de sonrasında pısssss, yine ben aynı ben. Fellik fellik anlam arıyorum sürekli, istemsizce amaç edinmeye çalışıyorum ama olmuyor işte. Bir nedenim yok. Bunu muhtemelen birçok insan yaşıyordur, özellikle de şu dönemlerde. Yazarımız da varoluşsal sıkıntının modern zamanların ürünü olduğu, özellikle de Romantizm akımıyla beraber coştuğu görüşünde.
Romantizmden önce sıkıntı bir statü sembolüymüş, soylulara ve rahiplere tanınan bir ayrıcalık. Svendsen, tarih boyunca keyif ve öfke gibi hissiyatların sabit kaldığını ancak sıkıntının büyük bir artış gösterdiğini söylüyor. Eğer sıkıntıda bir artış varsa bu içinde bulunulan durumdan ya da bütünüyle varoluşumuzdan tatmin olamadığımız, dolayısyla bir anlam taşıyıcısı olarak toplum ya da kültürde bir yanlışlık olduğunu anlamına gelebilir. Peki bu yanlışlık nedir? Bir sonraki yazının konusu olsun bu da.. Yine bir alıntı ile bitireyim.
“What is actually passed when passing the time? Not time, surely, that passes? And yet it is time that is meant, in its empty lastingness, but which as something that lasts is too long and assumes the form of painful boredom”.--- Hans-George Gadamer




