Yepyeni bir gün başlamaktaydı. Aslında çoktan başlamıştı da kendisi arkasından koşturup yakalamaya çalışıyordu. Herkesin beklentileri vardı kendisinden, buna kendisi de dahildi. Ama o oynamak istemiyordu. Sıkılmıştı, hep aynıydı. Oyunlar aynı, dinamikler aynı, kendisi aynı. Yok olmak istiyordu. Uzaklaşmak istiyordu, kendisinden çıkmak istiyordu. Hiçkimseyi sevmiyordu, hiçkimse de onu. Zaten sevmek neydi ki? Edebiyatına da girmek istemiyordu. O da aynıydı. Hızlı mı yaşamıştı? Yoksa daha hiçbir şey yaşamamış mıydı? Neden siyah ve beyazlardan oluşmak zorundaydı ki hayatı?
Derken...
Sıkıntı üzerine odaklanmaya karar verdim. Sanırım uzun bir süre de buna devam edecek gibiyim. Tabi bundan da sıkılmazsam.
Evet ben sıkılgan bir insanım. Neden bilmiyorum. Kendimi bildim bileli sıkıntı içindeyim. Bu durum çok canımı sıktığında, çok zekiyim ondan, evet ondan ondan, diyip geçiştirmeye çalışırdım. Evet sıkılmaktan bile sıkılıyorum, böyle bir uyuzum. Ama artık zeka’dan kaynaklandığına bile inandıramıyorum kendimi.
Aklıma sıkılma anılarım gelmeye başladı. Şu aralar nedenini anlayamadığım bir şekilde –ama tabi ki üzerine teorilerim var- aklıma istemsiz anılar geliyor. Yine türkçe diyince çirkin gibi geldi, ama çok kullanırsam güzelleşebilir. Bu istemsiz anılar konusu da uzun zamandır araştırmak istediğim ama herhalde yine sıkıntıdan araştıramadığım bir konu. Bu blog sayesinde belki yaparım bunu kim bilir. Neyse, aklıma her nedense, 14 yaşındayken Los Angeles’ta yaşayan teyzem ve kuzenlerimi ziyarete gittiğim bir gün geldi. Hep beraber teyzemlerin bir arkadaşının bol kedili evine gidişimiz, kuzenimle beraber evdeki çocuğun odasına gidip onun kedili fotoğraflarına bakışımız. Hikayesi olmayan fotoğraflara bakmaktan ölmek istercesine sıkıldığımı fark edişim, bu sırada benden 3 yaş büyük olan kuzenimin çok eğlenmesi falan filan. Neden anlattım ki şimdi, sanırım bu istemsiz anılar’ın bir özelliği de bünyeden bir an önce çıkmak istemeleri. Araştırırken buna da baksam iyi olacak.
Sıkıntı ve Ölüm
Ama bunu yazarken fark ettim ki, sıkıntı ve ölüm birbirine çok yakın kavramlar, “ölmek istercesine sıkıldım” demişim farkında olmadan. Gerçekten de öyle. Sıkıldığım zaman yok olmak istiyorum. Sıkıntı’nın kendime göre tanımını yapsam, şu çıkar: Varoluşun anlamsızlığını, boşluğunu en derinden duyumsamak. Evet aynen bu. Dolayısıyla ölümü çağrıştırması da o kadar garip olmasa gerek. Herhalde bunu benden önce aynen bu şekilde duyumsayan olacak ki, böyle bir karikatür çiziktirebilmiş.
Neden?
Neden sıkılırız? Peki neden bazı insanlar daha yatkındır sıkıntıya? Sıkıntı aslında yararlı bir hissiyat mıdır, harekete mi geçirir? Yoksa depresyon ve motivasyon düşüklüğüyle bağlantılı, adamı zincirleyip yere çakan bir şey midir? Nedir? Ne değildir?
Sıkıntı’nın işe yarar bir hissiyat olabileceği fikrinin aklıma ilk gelmesi, sol gözünün bittiği küçük kırmızı alanda siyah bir noktası olan, en az o siyah noktanın varlığı kadar garip ama bir o kadar da hepimiz kadar sıradan olan bir zatın bana enfes ve şahane bir filmi izlettirmesiyle oldu. The Trotsky. Uzun zamandır gördüğüm en tatlı ve en süper karakterli bir baş kahramana sahip olan bu filmde sürekli karşımıza apathy vs. boredom kavramları çıktı.
Bu kavramları birbirleriyle çarpıştırırken ve sürekli içimden, hayır, hayır kayıtsız değiliz, sadece sıkıldık, bu yüzdendir kıçımızı kaldıramayışımız derken, sıkıntı, evet sıkıntı, lütfen sıkıntı olsun, derken... İşte bunu derken fark ettim ki sıkıntı güzel bir his. Umursamazlık değil, sadece umursayabileceğimiz objeyi ve nasıl umursayacağımızı bilemeyişimiz. Bilememenin verdiği sıkıntı illa ki gebedir keşfe.

