7 Kasım 2010 Pazar

Psişe'nin üç gücü: İd, Ego, Superego

Sigmund Freud’un psikanalitik kuramının temelini oluşturan id-ego-süperego üçgeninden içimden geldiği gibi bahsetmek istedim.  Bu teoriyi ilk 16 yaşımdayken duymuştum ve pek hoşuma gitmişti.  Bir şeylere isim koymak, sözel olarak tanımlamak neden bu kadar rahatlatıcıdır? Bu da başka bir yazının konusu olsun.
Neyse, o zaman Freud’un bu kişilik teorisini öğrendiğimde üzerimde rahatlatıcı bir etkisi olmuştu. Şimdi de, benim süperegom çok fazla çalışıyor yahu, dediğim zaman vaziyetimi kulaklar önüne serdiği için rahatlıyorum.
Şimdi, yine süperegom iş başında, bır bır bır konuşuyor, yazmamı engellemeye çalışıyor:  Ne saçma laflar ediyorsun öyle, bir kere kulaklar önüne değil, gözler önüne serilir, bence sen bi bırak yazmayı, zaten herkesin blogu var, herkes kendini anlatma derdinde ve bunu senden çok daha iyi yapanlar var, sen anlatcan da n’olucak... vıdı vıdı vıdı.
Bu yazının geri kalan bölümünde her süperego sesi duyduğumda  “(vıdı)” ibaresini yapıştırmaya karar verdim.

Egom zavallı ne yapacağını şaşmış bir şekilde sağlam durmaya çalışarak bana, hayır, diyor:  Sen dinleme onu, hem sen kulaklar önüne sermek lafını, “şey”lere isim takmanın, sözelleştirmenin ne kadar rahatlatıcı olduğundan dem vururken kullandın, çok da yerinde oldu bence. (vıdı) Ayrıca, herkes kendini anlatma derdindeyse eeeeee sana ne bundan, sen de onlardan birisin işte, senden iyi yazan varsa var, ne olacak yani, nedir bu narsistlik, bu en iyi  olma çabaları. Sen de kendi halinde, sıradan bir insansın işte. Hem de hep daha iyi olmaya çalışan bir insansın, başka bir şey olman lazım değil, iyisin ya (vıdı) iyisin. (vıdı)

İşte içimde dönen kavgaların, çatışmaların, dramaların en hafifinden bir bukle. (vıdı) İşte bu yüzden Freud’un bu teorisini seviyorum. Adam demiş, zaten böyle, budur yani.  İnsan  dediğin başlıbaşına bir dramadır. Garipsenecek de bir durum yok, paniğe gerek yok.    



Evet, devam ediyoruz. Kendinden bahsederken neden çoğul şahıs kullanır insan? Belki de içindeki bu üç gücü hissettiğinden deyip bağliyim. Freud’a göre psişe (psyche) bu üç gücün, yani id, ego ve superego’nun birbirleriyle etkileşiminden oluşmakta. Bu üç güç farklı bilinç seviyelerinde işliyorlar. İd tamamen bilinçdışında işliyor. “İd” doğduğumuzda varolan tek güç ve bizim temel yapıtaşımız, psişik enerjimizin kaynağı,  ilkel ve sezgisel (instinctual) davranışlarımızın yönlendiricisi.  Onu kişiselleştirecek olursak şımarık bir çocuğa benzetebiliriz.  Haz ilkesi (pleasure principle) üzerinden işliyor, yani arzu ettiği ya da ihtiyacı olduğu şeyi hemen, şimdi istiyor. Koşullar, gerçeklik, imkanlar, uygunluk vs. , bunlar umurunda değil, ‘istiyorum da istiyorum’ diye tutturuyor. “İstiyorum öyleyse varım” diye özetlenebilir. Eğer ihtiyaçları anında karşılanmazsa anksiyete ve gerilim yaşıyor, bunu da istenilen şeyin zihinsel imajını yaratarak çözümlemeye çalışıyor (primary process). Yani, geçen yazıda bahsettiğim gözümün önünden gitmeyen ve beni uyutmayan hayallerimin sorumlusu.

Ego ise, id’i idare etmeye çalışan ebeveyn. En zor görev onun. Sürekli id’e ayar çekmekle ve gerçek dünya ile baş etmekle sorumlu. İd’in isteklerini gerçek dünyada sosyal olarak kabul edilebilir şekilde, uygun zamanda ve yerde gerçekleştirmeye çalışıyor. Her üç bilinç seviyesinde de işliyor: bilinçaltında, bilinç öncesinde ve bilinçte. Haz ilkesiyle işleyen id’in tersine, gerçeklik ilkesi (reality principle) ile işliyor. Bir işe girişmeden, davranışının getirilerini ve götürülerini hesaplıyor. Mesela, id “açım” diye bağırırken ve id yanından geçen adamın sandviçini almak isterken, ego bunu engelliyor ve mantıklı bir çözüm getiriyor. İd’in hayalini kurduğu zihinsel imaja gerçek hayatta denk düşen bir nesne bulmaya çabalıyor. 

Süperego, yani başımın belası ise en son gelişen parça. Freud’a göre süperego 5 yaşından itibaren gelişmeye başlıyor. Bu da ego gibi tüm bilinç seviyelerinde aktif. Aileden ve toplumdan öğrendiğimiz ahlaki standartların, değerlerin, ideallerin içselleştirilmiş hali. Bu, id’i ve ego’yu kontrol etmeye çalışıyor, hele benim durumumda kontrolü baya eline geçirebiliyor. İd’in kabul edilemez olsan isteklerini bastırmak  ve ego’nun da hareketlerini gerçeklik ilkelerine göre değil ideal standartlara göre ayarlaması için uğraşıyor. Başarısını, kendi kendini kınama (self-reproach) ve suçluluk hislerine borçlu. Yani çocukken, daha süperego gelişmemişken, yaptırım sadece dışarıdan gelen cezalar iken, kurallar içselleştirildikten sonra yaptırıma suçluluk ve kendinden tiksinme duyguları da ekleniyor. Ve böylece süperego senin “ideal” bir şekilde davranmanı sağlamaya çalışıyor.

Freud’a göre sağlıklı olmak için bu üç gücün dengeli olması lazım. Bunun içinde aslında, egonun sağlam olması, diğer aklı 5 karış havada olan diğer iki tipi idare etmesi lazım. Buna da “ego strength” diyor, ego’nun bu iki hayalci ve zıt gücün varlığına rağmen çalışma kapasitesi. Ego’n güçlüyse sen de güçlüsün. Freud’u esas alırsak, bu ego lafı çok yanlış kullanılıyor. “Çok egolu bir insan” denir mesela sürekli pohpohlanmak ihtiyacında olan kibirli insanlara. Halbuki, ego’su sağlam olan insanın böyle şeylere ihtiyacı yoktur, onları severiz, sayarız. Bu durumda,  “Çok id’li bir insan” demek daha doğru olurdu sanki illa bu jargonu kullanacaksak.

Bir de, şunu eklemek isterim. Böyle üç parça şeklinde anlattım hep, ama aslında bunların beyinde temsil edildiği üç ayrı bölge gibi bir şey yok. Freud bu konuda tam olarak ne diyor bilmiyorum açıkçası, şimdi merak ettim kendisi ne kadar dualist bir insandı acaba? İşte yazmak bu yüzden güzel, bilmediğin birçok temel şeyin farkına vardırıyor. Mesela Freud’un bu mind-body mevzusu üzerinde nasıl bir tavır takınacağını tam bilmemek çok ayıp, diyor süperegom şimdi. Bu arada uzun süredir vıdı’lamamış, aferin ona. Neyse, bunu bildiğim zaman burada yerini alacaktır.

1 yorum:

  1. şimdi bunu okudum, tadı damağımda kaldı. ben de merak ediyorum, freud'un dualisme yaklaşımını yazsana hemeennn

    YanıtlaSil