Yorulmuşum artık. Birisi gözlerimin içine derinden baksa ağlarım, bir de sarılsa o zaman hiç tutamam kendimi, zırlarım, o haldayım yani. Hayat yorgunluğunun yanında tabi bir de malum PMS içindeyim, her ay bitip yenisi başlarken bir fenayım zaten.Dün yatağıma uzanmış içimde fırtınalarla Hrant kitabını okuyorum. Hrant Dink’ın kızları Delal, Sera ve oğlu Arat Dink anlatıyorlar babalarını, babalarını ve evi nasıl da şenlikli bir hâle getirdiğini. Kendime engel olamayıp, kendi ailemle karşılaştırıyorum ve hüzünleniyorum. Gözlerim hafif yeşeriyor, bazı cümlelerde dökülüyor. Harfleri görememeye başlayınca derin nefesler alıp, devam ediyorum. Sonra geliyorum bölümün son sayfalarına. Hiç de hazırlıklı değilken (gerçi nasıl hazırlıklı olunur ki böyle bir şeye) oğlu Arat’ın babasına yazdığı bir yazıyı okuyorum. Evde herkes uyuyor, hıçkırmamalıyım, ses çıkarmamalı, içime doğru akıtmalıyım yaşları diyor, yastığa gömülüyorum. Anlıyor halimden, gözyaşlarımı kabul ediyor, içine alıyor. Uyuyorum sonunda. Sabaha kadar hepsi birbirinden yorucu rüyalar görüyorum.
Kalkıyorum yataktan. Şefkatli olmaya çalışıyorum kendime. Bir duş alıyorum.
Sonra işte tez anketlerim için sahte bir şirket dünyasına giriyorum. Sahte sahte gülüyorum, sahte konuşuyorum, yoruluyorum hemen. Sonra eve gelip, Arat’ın babasına yazdığı yazıyı bloguma koymak istiyorum. Kitabı açıp başlıyorum word’e geçmeye.
Kitabı okumayan için anlaşılamayacak bir şeyi açıklamak istiyorum yazıyı koymadan önce: Hrant Dink’in oğlu Ararat (çok Ermeni oldu deyip Arat yazdırmışlar nüfusuna)’ın Nora’dan sonraki ikinci kızı dünyaya gelmek üzereymiş Hrant daha vurulmadan. Ararat, yeni doğacak kızının adını Karuna koymak istiyormuş. Karun Ermenice’de bahar anlamına geliyor, daha feminen olsun diye sonuna bir de “a” eklemiş Ararat. Hrant ise istemiyormuş bu ismi, torununun ismi Ermenistan’da sıkça kullanılan bir isim olan “Nare” olsun istiyormuş. Tabi oğlu karşıymış buna, illa da Karuna olsun istiyormuş. Hrant bir seferinde şöyle demiş: “Ama pes etmiş değilim. Babiklik (dedelik) hakkım var ve torunumun adını Nare koydurmak için her türlü entrikaya başvurup elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım. Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım. Nora’yı ve Nare’yi birlikte severken, “Nora Nare hoy Nare,” diye halay da tutacağım.” (s. 287)
Nare, Nare olarak doğmuş da, kendi besteleriyle halay çekecek olan adamı çoktan vurmuşlar.
E buyrun o zaman...
Ararat (Arat) Dink’in babasına yazdıkları- Tûba Çandar’ın “Hrant” kitabından (s.288-289)
“Mutlu sun baba!” Hokkosu Nora’yı tembihlemiş, o da çocuk ekonomisiyle lafı bu hale getirmiş: “Mutlu sun baba!” Sen babanın beşiğini tıngır mıngır sallarken, göz hizası, parmak ucunda masa hizasına gelen bir peri, bir pazar sabahı kahvaltı masasında kelebek elleriyle dürtüp seni böyle, “mutlu sun baba,” derse, elbette önce tanrının bir mesajı mı diye düşünürsün. Sonra her fırsatta düştüğün hayal dünyasından çıkar, şimdi bizim mutlulukla ne işimiz var dersin, ne demek istiyor bu çocuk. En sonunda düşen jeton boğazında düğümlenir, bugün Babalar Günü ve ilk defa bir insan yavrusu, dilinin döndüğünce senin Babalar Günü’nü kutluyor ve ilk defa sen babasız bir Babalar Günü sabahı kahvaltı eden oğulsun. Gözyaşı merceği tuhaf çalışır, küçük Nora büyür, baba ufaldıkça ufalır. Islak bir ekmeği yemek tatsızdır ama düğümlenmiş bir boğazdan da böylesi daha rahat geçer.
Nora’ya tek bir şey demek geldi içimden: Benim babam senin babanı döver.
Daha ilkokul çağımdayken bile, arkadaşlarımın ağızlarını doldura doldura babalarından bahsetmelerinden hoşlanmazdım. Oysa senin hakkında anlatacak sağlam hikâyelerim vardı. İçimden, “Ulan, benim babam var ya, benim babam,” diye düşünür ama ağzıma getirmez, sıramı savardım. Bir oğlun babasını anlatmaktan daha iyi şeyler yapması gerektiğine inandım hep. Biliyorum ki sen de babasını anlatan bir oğul olmamdan fazlasını isterdin benim için. Oğullar babalarını yenmedikçe bir dünya nasıl ilerler? Katillerin aldıkları bir şey de çocukların babalarını yenme hakkıdır.
Ellinci gününde adını koyduğun hasadı kucakladım, geldim baba evine, “Baba, elde var iki, bak işte Karuna,” diyesi yüreğim, baba evinde baba yok, babam oy. Olaydın da göstereydim sana çocuğun adı Nare mi olacakmış Karuna mı? Sen kazandın. Hasadı toprağından söküp kucağıma verdiğinde doktor, Nare daha öyle çamur, seni gördüm ilk, işte gözyaşı merceği, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken. .. Eyvah, dedim sonra, senin burnun bir kıza yakışır mı acaba? Nare’ye ilk bakışım öfkelidir. Yokluğunun üzerine inşa edilmiş her şeye öfke duyduğum gibi, çünkü bütün bunlar zamanı geri çevirmeyi zorlaştırıyor. Öyle saf, öyle canlı, öyle temiz, karşımda duruyor. Tuhaf bir öfke ve aşkla bağlıyım ona, hem senden yadigâr, hem yokluğunu bana anımsatan, elimde bir düğüm. Çaldı kaçtı kapımızı bir kere ölüm. Yaşam her gün Nora’nın çıplak ayak sesleri, Nare’nin gülücükleriyle çalıyor kapımı. Torunların seni kardeşlerinle aldatıyor, ben yaşamla her gün aldatıyorum seni.
Senin babalar gününü hiç kutladım mı, hatırlamıyorum. Elbette sana tek tük bir şeyler aldığımı, sana sarılıp öptüğümü, sakallarını yanağıma sürttüğünü, kaşlarını parmaklarıma doladığımı, çenendeki çukuru, yüzündeki her çizgiyi hatırlıyorum. Ama sana hiç öyle doğrudan gelip, “Babalar Günün kutlu olsun,” dediğimi hatırlamıyorum. Bizim aile ilişkilerimiz hep uzak oldu böyle klişelerden, sevgi saygı sözcüklerinden, teşekkürlerden.
Bazı arkadaşlarım anlatmıştır, bildik hikâye işte, yaşları geldiğinde babaları bunları alıp Karaköy’de bir yere götürürlermiş. Gördün mü bak ne babalar var. Oysa sen beni hiç kerhaneye götürmedin. Ergenliğimle ilgili tek hatırladığım şey, pipimle çok oynayıp oynamadığımı ara sıra sorman ve bunun makul düzeyinin ne olması gerektiği hakkındaki konuşmalarımızdır. Çok sonra bir gün aldın beni, hadi senin yaşın gedi deyip Şişli Adliyesi’ne götürdün, hâlâ yargılanıyoruz.
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, pireler berber, hukuk deve olmuş. Kötü adamlar etrafımızı sarmış, öyle kötü ki, kötülükleri çizilmiş karakterler olduklarını ele veriyor. O zamanlar okumuştum hayvanlar âleminden bir haberde. Maymunlar meğer konuşurlarmış, tehlike anında haberleşirlermiş; dört “pyot” üç “hak”, buradan gitsek iyi olur, demekmiş.
Pyot, pyot, pyot.
Hak, hak, hak.
Baba pyot, canım hak.
Artık zamanda geri gitme konusunda umudum oldukça az. Zaten seninle son adamakıllı konuşmamız da bu konudaydı. Ben bu Einstein denen adamın zamanda görelilik hikâyesini, çok çabalamama rağmen anlayamamış, sana sormuştum. Seninle, evren hakkındaki o güzel konuşmalarımızdan sonuncusunu yapıyormuşuz meğer. Şimdi yavaş yavaş kanıksıyorum. Nora ve Nare koşuştururken, senin o uzun kaşlarına ayakları takılıp düşemeyecekler. Seninle hiç evren hakkında konuşamayacaklar. Keşke imkân olsa da şimdi bütün klişelerle sana seslensem. Seninle gurur duyduğumu haykırabilsem, en çok da “kameraların karşısında gözyaşlarına hâkim olamadı”ğın gün... Başkaları gibi maçayı dik tutmak lazım diye düşünmeden, senin gözlerin dolarken, “İşte babam,” dedim, “işte babam, çırılçıplak insan!”
“Şahadetin kutlu olsun,” diye haykırdı mezarın başında yüzbinler. Şimdi yine mezarının başındayım. Babalığın kutlu olsun, amen.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder